27 Ağustos 2011 Cumartesi

Türk'ün Bilim Kurgu ile İmtihanı

"Türk'ün bilim kurgu ile imtihanı" pek parlak değildir. Türkiye'de bir bilim kurgu kültürünün olmadığı yadsınamaz bir gerçek. Türk halkının bilim kurgu ile arası pek yoktur. Gerek edebiyat, gerek sinema, hangi alanda olursa olsun, bilim kurgu genel Türk halkının pek ilgi alanına girmiyor. Tür, ancak özel ve az sayıdaki izleyicisi dışında Türkiye'de pek talep görmüyor.

Bilim kurgunun Türkiye'deki durumu hâliyle sinemaya da yansıyor, bilim kurgu sineması genel Türk izleyicisinin ilgi alanına girmiyor. Türk halkı ya da Türk sinema izleyicisi, sıkı sinema takipçileri yani sinefiller bile bilim kurguyu pek tutmuyor. Dram, komedi gibi türler her alandan izleyici bulabilirken, bilim kurgu ancak o türün takipçileri tarafından takip ediliyor, izleniyor.


Türkiye'de bilim kurgu açısından çekilen film bir elin parmaklarını geçmiyor maalesef. Türk bilim kurgu filmleri olarak sinematik'in yerli Battlestar Galactica olarak adlandırdığı Dünyayı Kurtaran Adam (1982), Dünyayı Kurtaran Adamın Oğlu (2006), bir Star Trek (Uzay Yolu) parodisi olan Turist Ömer Uzay Yolunda (1973) ve son olarak Turist Ömer'den esinlenerek çekilen G.O.R.A (2003) filmlerini sayabiliriz. Bu filmlere baktığımız zaman, hiçbirisinin salt bilim kurgu olmadığını ve esasen bilim kurgunun diğer türlerin arkasına saklandığını görüyoruz. Dünyayı Kurtaran Adam (DKA) dışındaki filmler esasen komedi filmleri olarak göze çarparken DKA fantastik film olarak göze çarpıyor, ki aslında bu filmler içinde bilim kurgu olarak adlandırılabilecek tek film de odur.


Türkiye'deki bilim kurgunun durumu maddî koşullara, teknolojik yetersizliğe, vs.ye bağlanabilir ancak Türkiye eski Türkiye değil. Kuşkusuz şu anda teknik ve maddî anlamda sinemamız eskisine göre daha iyi konumda ancak sanırım bilim kurgu halen daha önemsenmiyor, iş yapmaz olarak algılanıyor, "biz yapamayız", "bilim kurguya yatırılan paraya yazık" ya da "bilim kurguya ne gerek var" anlayışları hâkim... "Bilim Kurgu Manyağı" adlı site, Türk bilim kurgu filmlerinin durumunu şöyle ifade ediyor:

"Türk bilim kurgu filmlerinin neden çok boş olduğunun arkasındaki en önemli sebep bence Türkiye’nin içinde bulunduğu toplumsal ve ekonomik durum, ve tabii okuyucuların genel eğitim ve ilgi düzeyi…

Bilim Kurgu, çoğu kişinin sandığının aksine, boş bir eğlencelik değil, aslında sosyal ve bilimsel gelişmelerin geleceğe yansıtıldığı bir bilim dalı.  Bu açıdan bakıldığında, Türkiye’deki bilim kurgu fakirliğinin sebebi belli; Türkiye’nin gelecekte dünyayı ve insanlığı değiştirecek bilimsel ya da toplumsal vb büyük etkiler yapabileceği şüpheli...
...Fakat şu anda işte GORA ya da Dünyayı Kurtaran Adam’ın Oğlu gibi filmlerin ya da uzay konulu reklamların içeriklerinin klişe ve basit olmasının sebebi şu: Türkiye ile ilgili ciddi projeksiyonlar yapabilecek kapasitede yazarlar çok yok, olanlar da daha kısa vadeli ve politik konularla ilgili...
...Özetle, sonunda alınan sonuç “bıyıklı astronot”, “uzaygemisinde temizlikçi kadın”, “uzaygemisinde simit-çay molası” ve “hareket çekme” vb gibi hoşluklardan öteye geçemiyor. Halbuki eskiden belirtilen “bütçe”, “uzmanlık”, “teknoloji” eksiklikleri pek yok, bu filmlerin ne kadar kaliteli çekimleri ve bilgisayar teknolojilerini kullandıkları görülüyor. Demek ki iş aslında filmlerin ve senaryoların içini doldurmada...

Bilim kurguyu Cem Yılmaz ve Mehmet Ali Erbil gibi komedyenlerin komedi şovu ve ucuz eğlence malzemesi olmaktan çıkaracak ciddi yazar, sinemacı ve projelere ihtiyacımız var."


Şunu itiraf ediyorum ki, şahsen kitap ve edebiyat türünde seçici olan benim ilgi alanıma pek girmiyor bilim kurgu, fantastik gibi kitap/edebiyat türleri. Ancak sinemaya gelince iş değişiyor. Çok sevdiğim sinemada tür mevhumu ortadan kalkıyor benim için. Sinema konusunda seçicilikten ziyade tam anlamıyla obur olan benim için, tür yerine oyuncu ve yönetmen gibi etkenler daha önemli ama bu konuda bile katı ya da bağnaz değilim. Sadece tarih anlamında yeni değil, eski de olsa "izlemediğim her film benim için yenidir" düsturunca yeni filmlere şans tanımaya çalışıyorum, hatta yeni ülke sinemaları, türler, oyuncular, yönetmenler, vs. keşfetmekten de zevk alıyorum... 

Bilim kurguya geri dönersek, ben Türkiye'de bilim kurgu sinemasının çekileceğine inanıyorum ve çekilmesini de istiyorum ama tabiî G.O.R.A gibi görsel olarak güzel ama komedinin arkasına saklanmış bilim kurgu değil tam anlamıyla saf bilim kurguların çekilmesini istiyorum. Şahsen, DKA'nın halktan gördüğü olumsuz tepkinin ve hatta alaycılığa varan tepkinin bu konuda niyetli ve istekli olan isimlerin önünü kestiğini, onları korkuttuğunu ve bu işten vazgeçirdiğini düşünüyorum... Bilim kurguda hem sinema anlamında hem de işin tekniği, efektleri anlamında bunu rahatlıkça yapacak isimlerin olduğunu biliyorum. Yeter ki cesaret edilsin, yeter ki harekete geçilsin ve artık bir Türk bilim kurgusu izleyelim istiyorum...


Ne dersiniz, Türkiye'de de artık tam anlamıyla bir bilim kurgu filmi yapılır mı? Yoksa hâlâ daha Hollywood'a bakıp onlarla mı avunuruz, Kemal Sunal misali cama ekmek banmaya devam mı ederiz? DKA'nın halktan aldığı tepki ve karşılaştığı durum, Türkiye'de (sinemada) türün meraklılarını korkuttu ve geri adım atmaya mı yöneltti? Ne dersiniz? Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bu konuda, yeni keşfettiğim Bilim Kurgu Manyağı, Üçüncü Adam, Hayali İcraat, Sci Fi Türkiye ile severek takip ettiğim Sinematik, Öteki Sinema, Ters Ninja, Sadibey, Sinemaloji, Estar Abi başta olmak üzere sinema ve/veya kültür konularında yazan site/blogların ve bilim kurguya veya sinemaya gönül vermiş herkesin cevabını/yorumlarını merak ediyorum.

Not: Aslında 2011 yılında tam anlamıyla güzel bir bilim kurgu filmi çekildi. Esasen kısa metraj film olan Türk bilim kurgu filmi Eski Dünyanın Orduları (2011) filmine bir sonraki yazımda değineceğim.

Not 2: Bu yazıyı yazarken "bilim kurgu" mu yoksa "bilimkurgu" mu konusu aklımı kurcaladı. Bitişik yazanlar da var ayrı yazanlar da. En son Türk Dil Kurumu (TDK) aklıma geldi. TDK Güncel Türkçe Sözlük'te ve Yazım Kılavuzunda kelime "bilim kurgu" şeklinde ayrı yazılıyor, bitişik olan "bilimkurgu" ifadesine rastlanmıyor. Büyük Türkçe Sözlük'te ise her iki hâli de veriliyor ancak kelimenin bitişik hâlinin 1974'te (kelimenin dilimize ilk girdiğinde) olduğunu ifade ediyor... Uzun lafın kısası, bu ifade günümüzde "bilim kurgu" şeklinde ayrı yazılıyor. Bu sebeple de yazıda ayrı olarak yazılmıştır.


8 Ağustos 2011 Pazartesi

The African Queen (1951)

Sinema tarihine baktığımızda, özellikle 1950-60’lı yıllara kadar olan ve adından bir parça söz ettirmiş, ses getirmiş filmler birer “klasik” olarak adlandırılıyor. Bu “klasik” filmlerin aslında Hollywood yapımı olduğunu ve ağırlıklı olarak da siyah-beyaz filmler olduğunu söylememe gerek yok sanırım... Tamam, o dönemde yapılan ve gerçekten birer klasik, şaheser sayılan filmler, hatta benim de çok sevdiğim, hayranı olduğum filmler mevcut ama hepsini bu kategoriye almak, kaliteli filmlere haksızlık olur kanaatindeyim.


Filmin Konusu

Yukarıdaki bahsettiğim “klasik” adı verilen filmlere örnek olarak vereceğim bir film 1951 yapımı The African Queen ya da Türkçesi ile Afrika Kraliçesi filmi. Filmin konusunu kısaca şu şekilde verebiliriz: “Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte Alman ordusu Kongo’yu işgal eder. İşgal sırasında ağabeyi ölünce Rose Sayer, alkolik bir maceraperestin teknesiyle güvenli bir ülkeye kaçmayı dener. Nehir boyunca onları sadece tropikal tehlikeler ve düşman askerleri değil, sürpriz bir aşk da beklemektedir.” (Beyazperde)

Filmin başrol oyuncularına baktığımızda Katharine Hepburn ve Humphrey Bogart gibi iki dev ismi görüyoruz. Katharine Hepburn, Metodist Kilisesi’ne bağlı olarak Kongo’da misyonerlik faaliyetini yürüten Rosa Sayer isimli bir misyoner olarak karşımıza çıkarken, Humphrey Bogart ise yine Kongo’da yaşayan Charlie Allnut adında alkolik bir tekneciyi canlandırıyor. Eğer Humphrey Bogart’ı, benim gibi ilk olarak Casablanca (1942) filminde izlediyseniz, bu filmde gördüğünüz manzara karşısında şaşırmamanız olanaksız. Casablanca’da zengin, varlıklı, asil ve karizmatik bir adam olarak gördüğümüz Humphrey Bogart, The African Queen’de ise sakallı, alkolik ve serseri bir adam olarak karşımıza çıkıyor.


The African Queen’e geri dönecek olursak, film Metodist Kilisesi’nde yapılan ve rahip ile kız kardeşi dışında katılanların hepsinin Afrikalı zenci olduğu bir sahne ile başlıyor. Ağır aksak ilerleyen filmin gidişatı Almanların, ilgili köyü basmasıyla değişiyor. Rahip ağabey ölünce de kız kardeş Rosa Sayer ile misyoner kardeşlerin yakından tanıdığı tekneci Charlie Allnut kaçma planları yapıyor... Akla hemen şu soru gelebilir: Almanların Kongo’da ne işi var? Bu soruya karşılık olarak da şu soru sorulabilir: Peki, İngilizlerin orada ne işi var? Şunu eklemek gerek; filmde yer alan rahip, kız kardeşi ve tekneci İngiliz. Bunu filmde defalarca vurguluyorlar, tekneye İngiliz bayrağı çekiyorlar, ki zaten filmin kaçış anından sonraki gidişat İngiliz olmaları üzerine kurulu.


Filmin Ayrıntıları

“The African Queen” ya da Türkçesi ile “Afrika Kraliçesi” ismi (Afrikalı Kraliçe de denilebilir) Charlie Allnut’un teknesinin ismidir. Filme adını veren bu tekne önemlidir çünkü tekne patlayıcı jelatin, oksijen ve hidrojen tüpleri ile dolu. Bunların Almanların eline geçmesini istemiyorlar, çünkü bunlar ile torpiller hazırlanabilir ve gemiler batırılabilir.

Filme baktığımızda, çok net ifade edilmese de bir İngiliz propagandası ve Alman düşmanlığı, karşıtlığı yapılıyor, zaman zaman Almanlar küçük görülüyor, onlarla dalga geçiliyor. Aslında filmin konusuna ve yapım yılına baktığımızda bunun, net olmasa da, bir kara propaganda olduğunu ifade edebiliriz, zira filmin konusuna baktığımızda film 1. Dünya Savaşı zamanında geçiyor, filmin yapım yılına baktığımızda ise filmin 1951’de yani 2. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra yapıldığını görüyoruz. Her iki dünya savaşına baktığımızda İngilizler ile Almanların karşı cephelerde, düşman olarak savaştığını görüyoruz. Bu sebeple, filmde Alman karşıtlığı ve İngiliz propagandasının yapıldığını belirtebiliriz. Buna ek olarak, yine net olarak ortaya konmasa da, Katharine Hepburn’ün canlandırdığı Rosa Sayer ve ağabeyi üzerinden de Hıristiyanlık propagandası yapıldığını, ayrıca İngilizlerin Afrika’da masumane bir şekilde, tamamen dini amaçla yer aldığını ama Almanların gelerek bu durumu bozduğunun da propagandası yapılıyor. Yani, kısaca ifade etmek gerekirse İngilizler iyi çocuk, Almanlar kötü çocuk olarak gösteriliyor filmde.

Filme baktığımızda film neredeyse tamamen Rosa Sayer ile Charlie Allnut’un teknedeki kaçışları ile geçiyor, yani filmin neredeyse tamamı teknede geçiyor. Film, Katharine Hepburn ile Humphrey Bogart üzerine kurulu diyemiyorum, çünkü neredeyse filmin tamamında bu 2 isim var, diğer deyişle bu ikisinden başka kimse yok. Bir rahip ağabey karakteri var ama o da filmin başında ölüyor. Onun dışında filmin neredeyse, başında ve sonunda, toplam 20 dakikası dışında bu ikili dışında kimse yok, olanlar da figürasyon kabilinden yer alıyorlar. Filmin neredeyse tamamı teknede geçtiğinden ve filmde neredeyse pek bir aksiyon veya olay olmadığından filme tam giremiyorsunuz, hatta zaman zaman filmin konusunu unutabiliyor ve filmden uzaklaşabiliyorsunuz.


Teknik açıdan filme baktığımızda, filmin orijinali aslında siyah-beyaz ama film, bazı eski filmler gibi, sonradan renklendirilmiş. Bunun dışında ise bazı sahneler, doğal ortamda çekilmediği ya da çekilemediği için stüdyoda çekilmiş, ki bu sahneleri net bir şekilde görebiliyorsunuz. Film, Afrika’da doğal ortamda çekilmiş. Böylece filmde, filmin dili olan İngilizce dışında Almanca ve hatta Afrika’nın en büyük dili olan Swahili dilini de işitmek mümkün.

Peki, filmin hiç mi güzel tarafı yok? Eğer filmin tamamı kötü dersek veya filmde hiç güzel şey yok dersek filme haksızlık etmiş oluruz. Her şeyden önce, filmin oyuncuları gerçekten kaliteli, her ikisi de sinema tarihinin en iyi oyuncularından. Her iki oyuncu da rollerini çok iyi yansıtmış, hatta Humphrey Bogart bu rolüyle en iyi erkek oyuncu dalında Oscar almış. Bununla birlikte yönetmenlik de kaliteli. Filmin yönetmeni John Huston, stüdyoda çekilen sahneleri filme iyi bir şekilde montajlamış, stüdyoda çekilen sahneleri fark edebiliyorsunuz ama bu sizi rahatsız etmiyor. Asıl yönetmenlik başarısı ise filmin doğal ortamda çekilmiş görüntüleri. Filmin görüntüleri, çekimleri başarılı, doğayı iyi yansıtmış. Film adeta bir doğa belgeseli gibi, hatta öyle ki yönetmen zaman zaman izleyiciyi doğa ile baş başa bırakıyor ve izleyende sanki bir doğa belgeseli izliyormuş havası bırakıyor.


Filmin türü savaş, macera ve romantik olarak geçiyor. Hâlbuki filmde ne macera var ne de savaş var. Buna ek olarak filmde aşk figürü olduğu belirtiliyor hem tür hem de konu kısmında. Tamam, ortada aşk var ama bu aşka, belli bir süre bir arada bulunan bir kadınla bir erkeğin aşkı, alışkanlık diyebiliriz aslında. Herhangi bir çifti, bir süreliğine bir yere kapatsak, kuşkusuz olarak bir alışkanlık, bağlanma ve aşk oluşur. Buradaki aşk da öyle, yani öyle aman aman bir aşk değil.


Filmle ilgili olarak, bu film, bir “klasik” olarak geçmekte ve hatta beyazperde.com sitesinde filmle ilgili yapılan bir yorumda “her sinemaseverin ölmeden evvel görmesi gereken bir başyapıt” olarak ifade ediliyor. Şunu söyleyebilirim ki, filmi bu bilgi ve yorumlarla izlemeye başladığınızda büyük beklentilere girmeniz ve sonucunda büyük bir hayal kırıklığına uğramanız mümkün çünkü film o kadar da abartıldığı gibi bir film değil, bu filmi izleyecekseniz öyle büyük beklentilere kapılmayın...


ShareThis

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...