10 Şubat 2012 Cuma

Other People's Money (1991)

Bir sinemasever olarak, bir yazıda, bir konuşmada bahsi geçen, değinilen, belli olaylara ve/veya durumlara örnek olarak gösterilen filmleri merak eder, onları edinmeye ve izlemeye çalışırım. Türkçe'ye Başkalarının Parası olarak çevrilen Other People's Money (1991) filmi de bu özelliğe sahip bir film olarak şahsımda yer alıyor. Geçtiğimiz sene, yüksek lisansta aldığım Turkish Business Context (Türk İş Ortamı ya da Dünyası olarak çevrilebilir) dersinde 2-3 defa bahsi geçen bir filmdi. Hocamız bazı yerlerde, bazı şeyleri açıklarken bu filmden örnek veriyordu, bu da filmi benim için cazip kıldı. Adını sormama rağmen, filmin adını hatırlamadığını ama Danny DeVito ve Gregory Peck'in oynadığını söyledi. Adı olmasa da bu kadar bilgi yeterliydi ve filmi kolayca buldum.


Filmin Konusu

Afişinde, "Tasfiyeci Larry ile Tanışın. Küstah. Açgözlü. Bencil. Acımasız. Bu Adamı Seveceksiniz." sloganıyla karşılıyor sizi film ve konusu hakkında size bilgi veriyor.

İlginçtir, bu film hakkında doğru düzgün Türkçe bir bilgi ya da yorum yok internette. O yüzden filmin konusunu, imdb'deki İngilizce orjinalinden alıyorum: "Şirketleri yağmalayan bir adam, bir aile şirketini ele geçirmek için sahiplerini tehdit eder. Şirketin sahibi ise şirketi korumak için karısının avukat olan kızının (yani üvey kızının) yardımını ister. Yağmacı ise kıza hayran olur, bir taraftan şirketi ele geçirmek için yasal hamleler yaparken, diğer taraftan da kızın kalbini kazanmaya çalışır."

Çevirideki "yağmalamak" kelimesi, fiziksel anlamdaki veya bizim anladığımız, gözümüzde canlandırdığımız karşılığa denk gelmiyor, mecazi anlama sahip bir ifade. Çevirinin orjinali olan "Corporate Raid" ifadesi, Amerikan İngilizcesi'ndeki bir işletme terimi olup, "bir şirketin çok büyük bir orandaki hissesini satın alıp, hisselerin değerini artırmaya yönelik işlemler için oy hakkına sahip olmak" gibi bir anlama geliyor.


Konuya gelirsek... Danny DeVito'nun canlandırdığı Lawrence (Larry) Garfield, Garfield Yatırım'ın (Garfield Investments) sahibi. Bir yatırımcı olarak ana faaliyet alanı, kâr eden şirketlerin hisselerini almak ve onları daha yüksek fiyatlara satmak, gerektiğinde de şirketleri ele geçirmek. Kısacası parayla, daha doğrusu başkalarının parasıyla para kazanmak. Zaten filmin henüz başında, Larry izleyicileri şu sözlerle karşılıyor:

Parayı seviyorum. Satın alabileceklerinden daha çok seviyorum. Bu sizi şaşırttı mı? Para iyi miyim, kötü müyüm umursamaz. Horlayıp horlamadığımı umursamaz. Hangi tanrıya dua ettiğimi de... Dünyada böyle şartsız kabullenen üç şey vardır: Köpekler, çörekler ve para. Ama para daha iyidir. Neden, biliyor musunuz? Çünkü para sizi şişmanlatmaz, salonun ortasına da pislemez. Paradan çok sevdiğim bir tek şey var: Başkalarının parası!

Başkalarının parası üzerinden para kazanan Larry, "işi" gereği piyasayı, hisseleri takip eder. Ancak bir şirket son zamanlarda dikkatini çeker: New England Tel ve Kablo... Bu şirket, Gregory Peck'in canlandırdığı Andrew Jorgenson (Jorgy) tarafından yönetilmektedir. Küçük bir kasabadaki küçük bir şirkettir. Ancak önemli olan nokta tabii ki bu değil. Bu şirketin hisselerinin değeri yükselişe geçmiştir, henüz 3 hafta önce 10 dolar olan hisseler, şimdi 14 dolara çıkmıştır. Şirketin sahip olduğu arazi, bilgisayarlar, nakit, vs.yi toplayıp, var olan hisselere bölündüğünde 25 dolar etmektedir, diğer deyişle şirketin hisselerinin değerinin, an itibariyle 25 dolara çıkma potansiyeli vardır ve tabii ki bu da Larry'nin iştahını kabartmaktadır. Şirketin borcunun, hakkında açılan davalarının, çevreyle ilgili sorunlarının olmaması da işin cabası. Larry durur mu, ele geçirmek ister bu şirketi... Jorgy de bu tehlikenin farkına varır ve baba yadigarı bu şirketi bu "yamyam"a kaptırmak istemez...


İki karşıt cephe ve ortada bir mücadele vardır: Şirket... Larry, şirketi ele geçirmek için çabalar, şirket hisselerinin %12'sine sahiptir, ancak hisselerin değerini artırmak ve buna yönelik olarak da söz sahibi olmak için daha fazlasına ihtiyaç duyar. Sermaye Piyasası Kurulu'na intifa hakkı başvurusu yapar. Öte yandan Jorgy ise %20'lik bir hisseye sahiptir, komite %5'ine ve çalışanlar da %5'ine, yani toplamda %30'luk bir hisseye sahiptir ve bu açıdan biraz rahattır. Ancak kendilerini korumak için avukat olan üvey kızı Kate'i (Penelope Ann Miller) çağırır ve onun yardımını ister. Avukatın ilk önerisi, şirket ele geçirmeye karşı sağlam yasalara sahip olduğu için, şirketi "kâğıt üstünde" Rhode Island'dan Delaware'e taşımaktır. Ancak Jorgy, inatçı ve "eski kafalı" bir adam olarak, "Bu şirket Rhode Island'da kuruldu, Rhode Island'da kalacak." diye karşı çıkar. "Gerekirse borç alarak" hisseleri, daha iyi bir kârla satın almayı önerir, sonuçta Larry'nin hedefi, sahip olduğu hisselerinin değerinin artması ve bu yolla kâr etmek, para kazanmaktır. Ancak, Jorgy, hem şirketin tarihinde hiç borç almadığını ve hem de "soyguncularla anlaşma olmaz" diyerek ve hisseleri, daha yüksek fiyatla satın almanın terörizm olduğunu ve buna yanaşmayacağını söyleyerek öneriyi reddeder...

Kate'in önünde bir tek yol kalmıştır: Larry ile görüşüp, onu ikna etmeye çalışmak... Ancak, Larry, her açıdan ahlaksız bir adamdır ve ona sulanmayı, sarkıntılık etmeyi de ihmal etmez. Tabii, bu arada, Larry Kate'e aşık olmuştur...


Filmin Ayrıntıları

Film, tür olarak dram ve romantik komedi türünde bir film, daha çok da ikincisi... Film, Jerry Sterner'in, aynı isme sahip tiyatro oyunundan sinemaya uyarlanmış. Filmin yönetmen koltuğunda Norman Jewison otururken, senaryosu ise Alven Sargent'e ait. 1950'de TV dizileriyle yönetmenliğe başlayan ve 1962'de "40 Pounds of Trouble (Kumarhane Müdürü)" ile sinema filmlerini yönetmeye başlayan Norman Jewison, şu ana kadar toplamda 42 yapıma yönetmen olarak imza atmış ancak Other People's Money (Başkalarının Parası) filmi, yönetmenin izlediğim ilk filmi...

Filmde Danny DeVito, Penelope Ann Miller ve Gregory Peck öne çıkan isimler... Aslına bakılırsa film bu üçlünün, daha doğrusu DeVito ve Miller ikilisinin arasında geçiyor. Penelope Ann Miller, orta karar bir oyunculuk sergilerken Danny DeVito çok başarılı bir performans sergiliyor ve filmi götürüyor. DeVito için "tek başına filmi götürmüş ve tek başına yıldızlaşmış" dersek abartmış olur muyuz bilmiyorum ama "üstüne düşen işi fazlasıyla yerine getirmiş" dersek abartmış sayılmayız. Filmin diğer oyuncusuna gelirsek, açıkçası Gregory Peck de yılların tecrübesiyle rahatça oyununu oynuyor ama ben onun filmde daha fazla yer alacağını düşünmüştüm ve bunu bekliyordum. Daha önce, çok fazla abartıldığını düşündüğüm ve beklediğimi bulamadığım filmlerden, To Kill A Mockingbird (1962) / Bülbülü Öldürmek filminde izlediğim Gregory Peck'in adı, DeVito ile birlikte geçiyor, filmde kendisinden daha çok yer alan Miller'dan daha çok öne çıkıyor. Bunda hiç kuşkusuz en büyük sebep, Peck'in ününün Miller'dan daha fazla olması. Sanırım, bu konuda yapımcılar ve yönetmen, filmin duyurusunda ve pazarlanmasında Gregory Peck'in ismini ön plana çıkartarak onun şöhretinden yararlanmak istemişler.



Filmde, Danny DeVito'nun canlandırdığı Lawrence Garfield tam bir kapitalist. O, sistemin, düzenin adamı, çarkın diş(li)lerinden. Film içinde genellikle neşeli ve güleç bir hâldeki Larry'yi, kapitalist sistem ile ilgili nutuk atarken veya konuşurken gayet ciddi bir şekilde görüyoruz. Film içinde iki yerde geçen bu konuşmalardan ilki Kate ile olan görüşmelerin birinde, diğeri ise avukatlarına fırça atarken görülüyor. Özellikle avukatlarına karşı kapitalist sistem ile ilgili konuşurken, Amerika'nın ve kapitalizmin, komünizm-sosyalizm karşıtlığı ve onu öcü göstermesi dikkate değer.

Ölürken kimin en çok parası varsa o kazanır! Bak! Bu Amerikan tarzı. Ben yalnızca işimi yapıyorum. Bir kapitalistim. Serbest teşebbüs yasasına uyuyorum. En iyi uyum sağlayan hayatta kalır.

Geçici tahdit emri. Çok teşekkürler. Ne ekibim varmış ama. 17 kadrolu avukat. İşleri öyle bir hâle soktunuz ki, sözde özgür bir ülkenin serbest piyasasında, her hödüğün alabileceği dandik hisseleri ben alamıyorum. Kapitalist sistemi mahvediyorsunuz. Dünyada herkes onu kucaklarken, benimkiler içine ediyor! Kapitalizmin içine edilirse ne olur, biliyor musunuz? Komünistler geri gelirler. Sindikleri deliklerden çıkarlar. Kendinizi kandırmayın, hepsi hazır bekliyor. Ama belki bu o kadar kötü olmaz. Çünkü komünistler gelince ne olur, biliyor musunuz? İlk iş olarak bütün avukatları kurşuna dizerler! Aranızda atladıkları olursa, onları da bizzat ben vururum!

Tabiî yukarıda bunlar olurken veya "kapitalist" Larry olaya kapitalizm açısından bakarken ve şirketi ele geçirip kâr etmeyi düşünürken, işin bir de işçi boyutu var tabii. İşçiler de tedirgindir durumdan ve fabrikanın satılmasına sıcak bakmazlar, fabrikanın Jorgy'de kalmasını isterler. Bunun iki sebebi vardır: İlki, Jorgy fabrikadaki tüm işçilerle tek tek ilgilenmektedir, fabrikanın patronu gibi değil, adeta bir çalışan gibidir, arkadaş gibidir. Larry neyse, onun tam tersidir. İkinci bir sebep ise Larry'nin kâr ve para odaklı zihniyeti ve buna bağlı olarak işçilerin işsiz kalma korkusu. Özellikle bir sahnede, Gus isimli bir işçinin Jorgy'ye akıbeti ve ne olacağını sormasıyla ve filmin sonlarındaki genel kurul sahnesinde bunu daha net görebiliyoruz.


Filmde, işçilerin olaylara bakışı ve tutumu, Genel Kurul günü daha net belli oluyor. İşçiler, Genel Kurul'daki oylama ve şirketin geleceği (ve tabiî ki kendilerinin de geleceği) konusunda Jorgy'den yana tavır alıyorlar, onu destekliyorlar. Çünkü paragöz Larry'nin şirketi ele geçirmesi karşılığında işsiz kalma korkuları var.

Genel Kurul'da Jorgy ve Larry, hissedarlara karşı konuşmalarını yapıyorlar. Jorgy geleneksel, işçilerine ve çevresine karşı sorumluluk duygusu içinde ve biraz da duygusal bir konuşma yaparken, Larry onun tam tersi yönünde bir konuşma yapıyor. İşin aslına bakarsanız, gönül Jorgy'den yanayken, o ana kadar antipatik ve kötü bir profile sahip, tamamen paragöz ve "yamyam" bir tipteki Larry yaptığı konuşmayla mantığa hitap ediyor ve "aslında o da, kendi tarafından bakınca, haklı görünüyor" yorumunu yaptırıyor.

Bir mucize olsa da dualar kabul olsa bile, yen şöyle olsa, dolar böyle olsa ve altyapı öbür türlü olsa bile, yine de ölü olurduk. Neden, biliyor musunuz? Fiber optik. Yeni teknolojiler. Geri kalmışlık. Biz öldük. Ama iflas etmedik. İflas etmenin garantili yolu nedir, biliyor musunuz? Küçülen bir pazarda büyüyen bir pay almak.

Bu şirket son 10 yıldır sizin paranızı kaybetti. Bu toplum çıkıp da, "Biliyoruz, zor bir dönem. Vergileri, su ve atık giderlerini düşüreceğiz," dedi mi? Bir bakın. 10 yıl önce ödediğinizin iki mislini ödüyorsunuz. Son üç yıldır zam almayan vefalı çalışanlarımız da buna rağmen 10 yıl öncekinin iki mislini kazanıyorlar. Hisselerimiz de 10 yıl öncekinin altıda biri değerinde. Kimin umurunda? Söyleyeyim. Benim umurumda. Ben sizin en iyi dostunuz değilim. Tek dostunuzum. Bir şey kazanmıyorum. Size para kazandırıyorum. Hissedar olmanızın tek nedeninin bu olduğunu unutmadıysanız tabii. Para kazanmak istiyorsunuz.


Başta belirttiğim gibi, filmi ve onun hakkındaki yorumları duyunca filmi izlemek istemiştim. Filmin konusunu okuyunca da açıkçası güzel bir film bekliyordum. Ancak filmin 5.9'luk imdb puanını görünce, bir an için şaşırdım ve "acaba?" dedim. Ne yazık ki korktuğum başıma geldi. Filmi izlemeye başlayınca, filmin o kadar da ahım şahım bir şey olmadığını ve hatta yavaş ilerleyen, yer yer sıkıcı bir film olduğunu görünce üzüldüm ve hayal kırıklığı yaşadım. Filmin baştaki birkaç dakikasından sonra sıkıcı bir hâle bürünen (toplamda 100 dakikalık) film, ancak son 20-25 dakikasında biraz bir şeye benzemeye başlıyor ve orada da "acaba sonuç ne olacak" diye merak ediyorsunuz.

Film bir sistem eleştirisi gibi görünse de arada dolanan, ne yana döneceğini tam belirleyememiş bir hâlde. Eleştirmek istemiş ama korkmuş, diğer tarafa döner gibi yapmış, ama o da yok. Arada dolanıyor film.


4 Şubat 2012 Cumartesi

İyi ki Doğdun Bahadır Abi

Dokuz Eylül Üniversitesi Dil ve Kültür Topluluğu olarak
Bahadır Akkuzu ve Murat Yatağanbaba ile (11 Mayıs 2009)

1 Şubat tarihi Barış Manço'nun ölüm yıldönümü olduğu için Şubat ayı, Barış Manço'yu sevenler için özel bir aydır. Ancak Şubat ayının bir diğer önemli özelliği de 3 Şubat'ın rahmetli Bahadır Akkuzu'nun doğum günü olması. Barış Manço ile özdeşleşen Kurtalan Ekspres grubunun önemli isimlerinden (ve daha önceden, blogta kendisinden bahsettiğim) Bahadır Akkuzu, 3 Şubat 1955 tarihinde dünyaya geldi ve -maalesef- 6 Ağustos 2009 tarihinde vefat etti...

3 Şubat aynı zamanda Barış Manço'nun toprağa verildiği gün. Diğer bir deyişle, Barış Manço'nun toprağa verildiği gün, Bahadır Akkuzu'nun doğum günü. Erol Büyükburç'un (bir TV programında kendisine yapılan saygısızlığa istinaden) söylediği gibi "hayat işte".

1 Şubat, Barış Manço'nun vefat ettiği gün olduğu için ve Şubat ayında Barış Manço'yu anma etkinlikleri düzenlendiği için gözden kaçan bir ayrıntı Bahadır Akkuzu'nun doğum günü... Bu vesile ile, Yazar Murat Yatağanbaba'nın Bahadır Akkuzu'nun doğum günü için yayınladığı ve internette ilk kez yayınlanan görüntüleri ile Bahadır Akkuzu'nun doğum gününü kutluyor ve kendisini rahmetle anıyoruz... İyi ki doğdun Bahadır Abi...



30 Ocak 2012 Pazartesi

Vefatının 13. Yılında Barış Manço

1 Şubat günü, ülkemizin yetiştirdiği ender değerlerden olan Barış Manço'nun 13. vefat yıldönümü... Kendisini sevgi, saygı ve rahmetle anıyoruz...

Barış Manço'nun 13. vefat yıldönümü kapsamında, Türkiye'nin 5 farklı ilinde 17 farklı etkinlik (Sergi-Canlandırma-Konser-İmza Günü-Ziyaret-Gezi ve Konferanslar) düzenlenecek... İlk olarak 31 Ocak günü Eser Taşkıran'ın İstanbul'daki konseriyle başlayacak olan etkinlikler, 17 Şubat günü İstanbul ve Manisa'da yapılacak iki etkinlikle sonlanacak. İstanbul'da Kurtalan Ekspres konser verirken, Manisa'daki etkinlik kapsamında ise Yazar Murat Yatağanbaba'nın konferans ve imza günü ile İsmail Fethi Altay ve Grup Oluşum A.R.T.'nin (Anadolu Rock Topluluğu) konseri yer almaktadır... Her yıl düzenlenen ve geleneksel hâle gelen Barış Manço Vapuru Gezisi ise 5 Şubat günü düzenlenecek...


Etkinlikleri düzenleyen tüm kişi ve kurum / kuruluşlara teşekkürler...


26 Ocak 2012 Perşembe

Türk Progressive Rock’un Zirvesinden 5 Şarkı

Barış Manço, Dünden Bugüne albüm kapağından

Yazar: EGON / Yayın Tarihi: 29 Mart 2011 (Yazının İngilizce orjinaline NPR'dan ulaşabilirsiniz.)

Türk psychedelic pop ve funky progressive rock ile olan gönül maceram zaman içinde gelişti.

Türk televizyon müzik kütüphanesi kayıtlarını ilk keşif şansı, New York’taki bir müzik mağazasının bodrum katında geldi. “Satılık değil.” dedi sahibi gülerek, bana şu ana kadar duyduğum en kötü caz-rock’ı çalarken. (Sonradan, plağın etiketinde yer alanın, ileride beni şaşırtan ve ilgimi çeken Pittsburgh merkezli saksafoncu "Nathan Davis"in  olduğunu doğruladım.) O anda, hip-hop yapımcısı J. Dilla’nın Türk jam-rock kahramanları Moğollar ile ilgili söyledikleri aklıma geldi. Ama ben, bıyıklı şef Barış Manço’nun 7 inçlik “Gönül Dağı”nın kapağını tuttuğumdaki ve kaydın içten gelen, derin, sert müziğin kaydındaki zerafeti dinlediğimdeki duygularımı asla unutmayacağım.

Albümün ses kalitesi bana 70’lerin ortalarındaki David Axelrod yapımını anımsattı. Yüzyıllar boyunca Anadolu kırsallarından İstanbul’a süzülerek gelen melodisi, evde Moog sentezcisinde çalındığında harika ses veriyordu. Manço'nun aşılabilir tenor sesi Fransız simgesi Serge Gainsbourg'la karşılaştırılıyordu, ancak onun -single'ın kol resmi üzerinde resmedilen- Osmanlı topluluğu  ona çirkin bir yetenek öneriyordu. Uçurumun kenarında durup, atlamak veya usulca geri çekilmek gibi yüce duyguların kaplamasıyla, kendimi Manço'nun kariyerinden içeri attım.

Yaklaşık 40 yıla yayılan Manço'nun çalışmaları, bir plak koleksiyoncusunu, onun -eğer varsa- Türk psiko albümünün beyaz balinası olan Dünden Bugüne gibi nadidelerini açığa çıkarmak için Ankara'ya tek yönlü bir bilet almaya zorlayabilir. Erkin Koray, Edip Akbayram, Özdemir Erdoğan, Cem Karaca ve Ersen Dinleten gibi isimlerin de içinde olduğu Manço'nun birçok çağdaşı, 70'lerde Türk rockının yenilikçileriydiler. Ancak onlar, bu denli geniş bir yelpazede müzik yapmadılar ve de geçen yıllar içinde kendi (ve diğer) kültürleri tarafından kutlanmadılar. Bu listedeki -Manço'nun kariyerinin 70'lerin başından ortalarına kadar olan psychedelic ve progressive rock büyüsüne en açık biçimdeki- örnekler, onun dehasını göstermeye yardımcı olur.

Türk Progressive Rock’un Zirvesinden 5 Şarkı

İşte Hendek İşte Deve (Sanatçı: Barış Manço, Albüm: Barış Manço)

Manço'nun Moğollar ile birlikte Sayan etiketi altında yayınladıkları 7-inçlik iki single'dan biri olan "İşte Hendek İşte Deve", Manço'nun Sayan'ı Yavuz Plak için terk etmesinin ardından 1971'de yayınlanan derleme albüm Dünden Bugüne üzerinden kendi yolunu buldu. Moğollar'ın klavyecisi Murat Ses'in Hammond orgu, gitarist Cahit Berkay'ın kederli nakaratı ve davulcu Engin Yörükoğlu'nun gürleyen çalışı şeklindeki etkisi eksik olmasına rağmen Manço'nun kariyerinin "Mançomongol" (Manchomongol) olarak adlandırılan döneminin önemli bir eseridir. (Dünden Bugüne Guerssen Plak'ta (Guerssen Records) mevcuttur.)


Bebek (Sanatçı: Sevil & Ayla, Albüm: Bebek)

Şubat 2007'de, Stones Throw ofisinde oturup, rapçi Guilty Simpson ve yapımcı Denaun Porter ile konuşurken, ofis müdürümüz bana bir paket uzattı. "İstanbul'dan ve değerli" dedi gülümseyerek. "Dinlemek için sabırsızlanıyorum!" Denaun'u odanın önüne çektim, yürürken paketi açtım ve bu "Manço Prodüksiyon"u çaldığım pikabın önüne yerleştirdim. Led Zeppelin'in "Whole Lotta Love"ı andıran derin bir org riffi çaldı. Davulun sesi, vurmalı keman ve bass hattının zemin hazırladığı Sevil ve Ayla'nın koro şeklindeki seslerinden öncesi dakikalar gibi geldi. (Manço, bu çizginin gücünün farkına vardı ve daha sonra, çıkardığı tek İngilizce albüm olan Nick the Chopper'daki "Lonely Man" için "Bebek"i bir kez daha çaldı.) "Lanet olsun!" sözü, Denaun'un kaçınılmaz sorusundan önce geldi: "Bunlardan nasıl edinebilirim?" Tabii ki, ona zorunlu CDR'ı gönderdim. Şimdi sabırla -yakın zamandaki Detox'un yapımcısı- Denaun'un, Dr. Dre'nin uzun süredir beklenen albümü üzerine Manço için bazı gizlice yollar bulmasnı bekliyorum.

Gönül Dağı (Sanatçı: Barış Manço ve Kurtalan Ekspres, Albüm: Gönül Dağı)

Bu, Manço'nun Kurtalan Ekspres'in ilk vücut bulduğu hâliyle (Özkan Uğur, Ohannes Kemer, Nur Moray ve Celal Güven) yaptığı ilk single'lardandır. Bu isimler, bu single'a, Moğollar'ın davulcusu Yörükoğlu ve klavyecisi Ses tarafından dahil edildi. Sonuçlar mükemmel ve üsluba ilişkin olarak, saz virtüözü ve bu parçanın bestecisi Neşet Ertaş'a çok şey borçluyuz. Manço daha sonra bu parçayı, Yavuz Plak'tan çıkan Sakla Samanı Gelir Zamanı albümüne dahil etti, ki bu albüm, aynı şekilde harika bir single olan "Ölüm Allah'ın Emri" ile, güzel anlarla dolu bir şekilde zirveye yarışıyordu.


Sandığımı Açamadım (Sanatçı: Esin Afşar, Albüm: Sandığımı Açamadım)

Şarkıcı, söz yazarı ve oyuncu Esin Afşar'ın "Sandığımı Açamadım" single'ının idaresini ona emanet etmesi, Manço'nun yükselen yıldızının bir kanıtıdır. Sadece bir kayıt "Gönül Dağı" ile "Sandığımı Açamadm"ı Yavuz Plak diskografisinde ayırır ve Manço / Kurtalan Ekspres etkisi açıktır: Sert davullar, kesik ve kuvvetli, düşük kayıtlı bas hatları periyodik olarak dizelere ve Afşar'ın sesini süsleyen tahtadan yapılmış üflemeli çalgılara yol verir.


Kolbastı (Sanatçı: Barış Manço ve Kurtalan Ekspres, Albüm: 2023)

Axelrod'un "Masumiyet Şarkıları" vardı. Gainsbourg'un "Melody Nelson Tarihi" vardı. Manço'nun da "2023"ü vardı. Bu eser, sanki Manço, Capital Records'ın yapımcısı ile ilk kez karşılaşmış ama Fransız'ın başyapıtının farkında gibi. Ancak uzun dönemli bir oyuncunun her iki tarafına yayılmış tekil bir irade yaratmak için yapılan hamle, Manço'nun Yavuz Plak için ilk ve en birleşik albümüne öncülük etti. Küresel vizyonla birlikte önemin sonradan anlaşılması Manço'ya, ticarî başarısızlığın neredeyse önceden takdir edilmiş olduğunu göstermiş olabilir, ancak biz, onun güçlendiği -genişletilmiş Kurtalan Ekspres destekli ve bateri, Korg sentezcisi ve çift saplı gitarla donatılmış- bu karanlık, futuristik albümünden memnun olmalıyız. 2023 albümünün son şarkısı "Kolbastı!", Türk progressive rocku zirveye taşıyor.


*Şarkıları plak kalitesinde buradan dinleyebilirsiniz...


Çeviri Notları

Not: Bir süre önce internette dolaşırken bu yazıyı gördüm. İlgimi çekti, çevirip paylaşmak istedim. Çeviri hatalarım varsa, yazının daha düzgün bir şekilde yayınlanması için, şimdiden her türlü eleştiri ve öneriye açığım... (Gördüğüm kadarıyla yazı diğer okurlar tarafından da ilgi çekmiş ve Selda Bağcan'ı yazmaları konusunda istek var.)

Not 2: Yazının kaynağı NPR (National Public Radio - Ulusal Halk Radyosu) isimli site olup, İngilizce orjinalinden okumak isteyenler ve/veya şarkıları dinlemek isteyenler için tam adresi şu şekildedir: http://www.npr.org/2011/04/01/134951290/five-songs-from-the-zenith-of-turkish-progressive-rock

Not 3: Yazının yazarı EGON hakkında şu şekilde bilgiler yer almaktadır: EGON, Stones Throw markasının genel müdürüdür. Ayrıca, Amerikan funk ve soul albümlerini, ve Peanut Butter Wolf ile Soul-Cal damgasını yeniden basan Now-Again Records'ı (Şimdi-Yeniden Plakçılık) kurdu. Tüm dünyada, mekanlarda funk ve psychedelia ayarlamakta ve DJ'liğini yapmaktadır.

Not 4: Yazıda geçen bazı isimler ve kavramlar şu şekildedir:

  • Psychedelic Müzik (ya da Psychedelic Rock): 1960lardaki yaygın madde kullanımından etkilenerek pop kültürüne de yansıyan müzik türü.
  • Psychedelic Rock: Çoğunlukla zeki ve "derin" insanların müziği kabul edilir. Şarkıları duygu yüklüdür. Şarkı sözleri toplumsal eleştri, aşk, hüzün, yalnızlık gibi temalara dayanır.
  • Progressive Rock: 1960'ların sonlarında ve 1970'lerin başlarında "ağırlıklı olarak Britanyalı grupların rock müziğini yeni sanatsal seviyelere çekme girişiminin" sonunda ortaya çıkmıştır.
  • Nathan Davis: Amerikalı film ve televizyon oyuncusu.
  • Serge Gainsbourg: Fransız müzisyen ve sinemacı


24 Ocak 2012 Salı

Sansür Sırası Sinematik'te!!!

Sinema siteleri önce Öteki Sinema'ya gelen sansürle sarsılmıştı. Onun şokları daha geçmeden şimdi Sinematik sansürden nasibini alıyor...


Türk Sineması'nın "Yeşilçam" olarak adlandırılan dönemine ait olarak başarılı bir yayın politikası izleyen ve bu alandaki önemli bir boşluğu dolduran, kardeş blogumuz Sinematik Yeşilçam, 2011 Aralık'ından itibaren sistematik bir şekilde sansüre uğruyor...

Uzun bir süredir takip ettiğim ve Ekim 2011'den itibaren benim de yazar kadrosunda olduğum Sinematik, aslında Ocak 2012 itibariyle yeni bir arayüz ve formatla yeni bir siteye geçecekti. Ben de pazar akşamı gönderdiğim paylaşımlarım ile birlikte yeni sitenin zamanını sormuştum. Sitenin kurucusu Utku Uluer, gönderdiği yanıtta, bloga doğrudan ve dolaylı olarak sansür uygulandığını, tüm emeklerinin heba olduğunu ve şevkinin kaçtığını belirtti. Hatta bu gidişle blogu kapatmayı bile düşündüğünü belirtmişti...

Bloga karşı uygulanan sansür ve gelinen noktada, bugün yaptığı açıklama ile, Sinematik Yeşilçam blogu, yazılara bir süreliğine ara verdiğini duyurdu... Sinematik'in konuyla ilgili açıklaması için: http://sinematik.blogspot.com/2012/01/sitemizi-sansur-yine-vurdu.html


Blogspot'a erişimi engelleme, 22 Ağustos'ta planlanan ama ertelenmesi ile 22 Kasım'da başlayan filtre, Öteki Sinema'ya sansür derken, şimdi sıra Sinematik'te... Tamam, takdir beklendiği yok ama engel bari olmayın...


8 Ocak 2012 Pazar

Film Eleştirisine Sansür: Tebrik Ediyoruz Tarihe Geçtiniz!

Daha birkaç yıl öncesine kadar, medya dediğimiz kurum, yazılı-görsel-işitsel şeklinde 3 sacayağından oluşuyordu. Son yıllarda ise internet bu üçlünün yanına 4. ayak olarak geldi, yerleşti. Her iktidarın yaptığı gibi mevcut siyasî iktidar da medya ayağında önce kendi medyasını oluşturdu. Bu, gerek doğrudan medya organını kurma, gerek el koyma, gerek satın alma ve gerekse de kontrol altına alma şeklinde oldu. Kendi medyasını oluşturan iktidar bununla yetinmedi tabiî ve diğer medya kurumlarını da tehdit, baskı ve şantaj ile kontrol etme ve susturma yoluna gitti. Kısacası, "bizim de bir medya organımız olsun" anlayışı gittikçe "bütün medya benim olsun"a evrildi, hatta iş o noktaya geldi ki "muhalif ses istemiyorum"dan (çeşitli yazarların, gazetecilerin susturulmasını, kovulmasını ya da "patron olarak maaşını sen veriyorsan onun yaptıklarından sen de sorumlusun"u hatırlayın) "benim istemediğim, hoşuma gitmeyen şey yayınlanamaz"a evrildi... İşte bu noktada, 4. (ya da 5.) güç olarak ifade edilen medyanın 3 sacayağını kontrol altına alan siyasal güç için sıra 4. ayak internete geldi...

İnternet, diğer 3 medya organından çok daha farklı bir yerde duruyor. Diğerleri gibi doğrudan ya da kolay bir şekilde himaye altına alma imkanı yok. Ek olarak, internetin yapısı da farklı, diğerlerinden daha geniş, daha özgür ve kontrolü zor bir mecra. O yüzden de burayı farklı bir şekilde kontrol altına almak gerekti... Bu doğrultuda, "internet filtresi" denen bir sistem geliştirdiler. Gelen tepkilere önce "canım biz çocukları koruyoruz, sen istemezsen kullanma" dediler, sonra da "bu tepki gösterenler var ya, bunların hepsi pornocu" dediler, olmadık küfürleri, hakaretleri ettiler. İşin ilginci, işine geldiğinde "sen 18 yaşına geldin, sen iyiyi kötüyü ayırt edecek noktadasın, gel seçimlerde oy kullan" ya da "canım bak 20 yaşındasın, gel bu vatanı koru, bu vatan için savaş, bu vatan sana emanet" diyen devletin, işine gelmediğinde "neyin iyi, neyin kötü olduğuna senin aklın ermez, sen kendini koruyamazsın, seni ben korurum" demesiydi...


Neyse, lafı çok uzattım, farkındayım... Konuya geliyorum... Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu / Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı'ndan (BTK / TİB), Öteki Sinema sitesine, yayınladıkları "A Serbian Film" yazısı yani bir film eleştirisi yüzünden uyarı geliyor:

Kanunun 4 üncü maddesinde …. sunuş biçiminden, bağlantı sağladığı içeriği benimsediği ve kullanıcının söz konusu içeriğe ulaşmasını amaçladığı açıkça belli ise genel hükümlere göre sorumludur. hükmü yer almaktadır.

Sonuç olarak;
Bahse konu mevzuat çerçevesinde, internet sitenizdeki içeriklerin yukarıda belirtilen mevzuat hükümleri çerçevesinde gözden geçirilerek, cezai sorumluluğunuza ilişkin hükümler saklı kalmak kaydıyla, söz konusu içeriklere ulaşımın derhal mevzuata uygun hale getirilmesi,bu içerikler konusunda yasal tedbirlerin alınması hususunda gereğini rica ederiz.

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu / Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı

Bunun anlamı ne mi? "O yazıyı ya düzelt, ya kaldır ya da sonuçlarına katlan!" demek... Kitapların bomba, karikatürlerin sakıncalı bulunduğu bir ortamda sıranın film eleştirlerine gelmemesi zaten beklenemezdi...


Öteki Sinema da doğal olarak yazıyı siteden kaldırmak zorunda kalıyor... Ancak benim takıldığım bir nokta var. Öteki Sinema, sansür yazısında şu ifadeyi kullanıyor:

"Onur Atay sitemizde yazdığı yazıda oysa ki ne demiş... yani filmle ilgili olumsuz bir tavır ortaya koyulmuş ve izlenmemesi istenmiş. Kaldı ki övse ne olacak film eleştirmeninin görevi filmi tanıtmaktır."

Yani Öteki Sinema da diyor ki "biz zaten o film kötüledik, izlemeyin dedik". Halbuki insanların hangi filmi izleyip-izlemeyeceğine, beğenip-beğenmeyeceğine, öveceğine-yereceğne ve hatta tavsiye edip-etmeyeceğine kimse karışamaz. Böyle bir ifade beklerken, yukarıda alıntıladığım bölümün ilk kısmında şaşkınlığa düştüm ama neyse ki son cümle durumu biraz toparlamış...

İleri demokrasisini (!)sevdiğim ülkemde ben film yapımcısı olsam, herhalde artık "BTK / TİB tarafından sansüre uğramıştır." diye bir ifade koyarım reklam metinlerine ve afişlere... Neden Türkiye'de bu tür filmler çekil(e)miyor sorusunun cevabını da almış olduk. Yazısına bile tahammül edilemeyen bu film Türkiye'de çekilseydi, ekibin başına neler gelirdi düşünemiyorum bile...  

Bundan sonra siz siz olun, film izlerken bir kere, eleştirisini yazarken de iki kere düşünün... Şimdi, "bu filmi niye eleştirdiniz" deniyor, yarınsa "bu filmi neden izlediniz" denirse şaşırmayın... Bu arada, BTK da bir film yazısına sansür getirerek tarihe geçmiş oldu, kendilerini tebrik ederiz...

Not: Eğer sansürlü yazıyı okumak isterseniz, sitenin facebook sayfasından okuyabilirsiniz...

Not 2: Peki, bu durumda SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) ne yaptı dersiniz? Tabiî ki hiçbir şey...


7 Ocak 2012 Cumartesi

"Ben Allah'ım!" - Keşke Sinemamız Hep Böyle Cesur ve Özgür Kalabilseydi

Bugün Yeşilçam diye adlandırdığımız 70'li yıllar Türk Sineması'nın altın yıllarıdır, zirve yıllarıdır. Türk Sineması'nın en iyi filmleri o dönemde yapılmıştır, ki her türlü teknik ve maddî imkana rağmen halen dönemin kalitesine ulaşılamamıştır... 

Peki, Türk Sineması'nda 70'li yıllar neden çok iyiydi? Hemen herkesin aklına özveri, samimiyet, dostluk, aşk gibi duygular gelecektir. Doğrudur ama eksiktir. 70'li yılların Türk Sineması aynı zamanda cesur ve özgürdü. İnsanlar filmlerini cesurca ve özgür bir ortamda çekiyordu... Günümüze göre teknik ve maddî imkanlardan yoksun olan ama daha kaliteli olan filmlerin çıkmasının sebebi budur...

Aşağıda bir video paylaşacağım sizinle... Bu video, Zaloğlu Rüstem (1973) filminden... Ne diyor burada Raspotin karakterini canlandıran Reha Yurdakul: "Ben Allah'ım!" 

Şu anda böyle bir repliğe ve sahneye sahip bir filmin çekileceğini, çekilirse de yayınlanabileceğini düşünmüyorum. Ha eğer oldu da yayınlanabildi, o zaman da gelebilecek tepkileri tahmin edemiyorum... Şunu diyebilirsiniz, "Kardeşim, ülkemiz bugün de özgür ve nasıl filmler çekiliyor!" Eğer sizin cesaretten kastınız küfürlü veya erotik imalı sahneler, tecavüz sahneleri filansa doğru ama bu tür bir sahneyi veya repliği olan filmi çekin, tepkisiz veya sorunsuz yayınlayın, ondan sonra tekrar konuşalım...

Son olarak da, bu repliği söyleyen Raspotin karakterine hayat veren, Türk Sineması'na büyük emeği geçmiş, değerli sinema emekçisi Reha Yurdakul'u da saygıyla ve rahmetle anıyoruz...


*Eğer videonun açılmasında veya izlenmesinde bir sorun yaşanırsa buradan izleyebilirsiniz...


ShareThis

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...