26 Haziran 2011 Pazar

Kurtlar Vadisi Filistin (2010)

Baktım da en son yaklaşık 4,5 ay önce sinema yazısı, daha doğru film yazısı yazmışım. Pana Film'in Kurtlar Vadisi Filistin (2010) filmiyle dönüş yapıyorum bu alana...

31 Mayıs 2010 tarihinde maalesef üzücü bir olay yaşandı. İHH İnsani Yardım Vakfı ve Özgür Gazze Hareketi'nin organize ettiği ettiği, Gazze'ye insani yardım taşıyan 6 gemiye, İsrail Savunma Kuvvetleri, Akdeniz'de, İsrail'den 70-80 mil (yaklaşık 130-150 km) açıktaki uluslararası sularda müdahale etti. Diğer 5 gemide herhangi bir sorun yaşanmazken Mavi Marmara gemisinde ise maalesef kan döküldü, 9 aktivist öldü, yaklaşık 60 aktivist ve 10 İsrail askeri yaralandı... İşin siyasi boyutuna girmek istemediğim için olayı burada noktalıyorum...

Bahsettiğim olay halk nezdinde çok tepki çekti. Bu ortamdan yararlanan Pana Film ekibi ise Kurtlar Vadisi Filistin projesini yürürlüğe koydu. Mavi Marmara baskınından yola çıkarak Filistin-İsrail konusuna eğiliyor.

Aslına bakarsanız Mavi Marmara olayının başlangıcını 30 Ocak 2009'da İsviçre-Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nda İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan arasında geçen meşhur "one minute" olayı olarak ele alabiliriz. O dönemde büyük ses getiren ve 2009'un en önemli olayları arasında yer alan bu olay kuşkusuz birçok kesime ilham verdi, birçok yerde kullanıldı.


Kurtlar Vadisi Filistin filminin çekilmesi düşüncesi aslında Mavi Marmara'dan yaklaşık 5,5 ay öncesine dayanıyor. Konuyla ilgili ilk bilgi, 12 Ocak 2010 tarihini gösteriyor. Filmle ilgili ilk düşünce aslında şu şekilde veriliyor: "Pana Film, Kurtlar Vadisi Pusu dizisinde İsrail’in savaş suçu işlediği ifadesine yer verilmesinin ardından, İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın, Tel Aviv Büyükelçisi’ni çağırarak, ülkesi adına duyduğu üzüntü ve rahatsızlığı dile getirmesi üzerine bir basın açıklaması yapmıştı. Dizinin senaristlerinden Bahadır Özdener, bu konuyla ilgili haber bültenlerine verdiği röportajlarda Kurtlar Vadisi hayranlarına bir de büyük müjde verdi. “Kurtlar Vadisi Filistin” filminin hazırlıklarını yaptıklarını anlatan Özdener, söyleyecekleri daha çok sözlerinin olduğunu belirtti."

Filmin Konusu

Filmin konusuna baktığımızda sabit olan bir konu metni var. "Gazze’ye insani yardım malzemeleri götürmeye çalışan gemilere yapılan kanlı baskın üzerine Polat Alemdar ve arkadaşları Filistin’e gitmiştir. Yapılacaklar bellidir: Bu baskının askeri planlayıcısı ve yürütücüsü olan İsrailli komutan ele geçirilmelidir.

Filistinlilerle kurulan ilk temaslar sayesinde hedefine adım adım yaklaşmaya çalışan Polat Alemdar’ı bazı sürprizler beklemektedir. Hedeflerindeki kişi olan Moşe Ben Eliezer’in kural tanımaz gaddarlığı ve teknolojik imkânları işleri zorlaştırmaktadır. Polat, Moşe’ye ulaşmaya çalışırken, Filistin’de masum insanların nasıl öldürüldüklerini görür. Moşe, köyleri yıkmakta, çocukları öldürmekte ve Polat’a yardım eden herkesi hapse atmaktadır.

Ancak teknolojik imkânlar ve kural tanımazlık, Moşe’yi kurtarmaya yetmeyecektir." (Beyazperde)


"Bu toprakların neresi size vaat edildi bilmiyorum ama ben size altını vaat ediyorum."

Yukraıda belirtildiği gibi aslında filmi yapmaktaki ilk düşünce farklı, ancak yaşanan Mavi Marmara olayı filmin içeriğini biraz değiştirmiş ve süreci hızlandırmış. Film, açıkçası acelece yapılmış ve tamamen Mavi Marmara saldırısının ülkede yarattığı havadan nemalanmak üzere çekilmiş. En azından öyle görünüyor. Zira bu kadar berbat bir senaryo, berbat çekimler, bir dolu mantık hatası başka türlü açıklanamaz. Zaten sonu başından belli bir film. Filmin başına baktığımızda Mavi Marmara'ya baskın düzenliyor İsrail. Sonraki sahnede Polat Alemdar ve Memati ile Abdülhey'den oluşan ekibini görünce zaten sonunu tahmin edebiliyorsunuz: "Polat bunun intikamını alacak."

Ekşisözlükte'de yapılan iki yorumda da belirtildiği gibi toplumsal bir mastürbasyon vazifesi ya da bir gaz alma vazifesi görüyor film. "Gerçekte bir şey olmuyor, bari sanalda (filmde) bir şeyler yapalım, intikam alalım..." felsefesinin en bariz örneği...

Filme baktığımızda, dar alanda kısa paslaşmalar misali, çok kısır bir oyuncu kadrosu mevcut. Polat, Memati, Abdülhey üçlüsünün dışında resmen Moşe, Simone, Abdullah, Avi ve gerisi neredeyse figüran düzeyinde oyuncular... Yine aynı şekilde konu ve alan da çok dar. Film doğrudan Polat'ın Moşe'yi öldürmesi üzerine kurulu ve filmin geçtiği alan da çok dar... Bir de filmde İsrail askerleri-ordusu o kadar güçsüz ve çaresiz resmedilmiş ki neredeyse dalga geçilmiş, bilinçli yapılmış...

Filmin Eksileri

Filme baktığımızda, filmin birçok yönden Kurtlar Vadisi Irak (2005) filmine benzediğini görüyoruz. Aslına bakılırsa, Filistin filmi Irak filminden daha kötü bir durumda. Belirttiğim gibi aceleye getirilmiş bir casting çalışması, kötü bir müzik, başarısız figüranlıklar. Ama Allah var, filmin aksiyon sahneleri, çatışma sahneleri Irak filminden daha başarılı...

Figüranlık o kadar berbat ki, ölüm sahneleri resmen komedi. İsrail askerlerinin ölüm şekli, Şener Şen'in -filmlerinde- ölüm şeklinden daha komik... Filmin diğer bir komik noktası da, o kadar çatışma olmasına rağmen Polat Alemdar'da bir sıyrığın dahi olmaması. Sadece, filmin sonunda yere düştüğü için sırtı biraz tozlanıyor, o kadar. E, süper kahraman dediğiniz de bu olsa gerek... Bir husus da, İsrailli askerlerin taramalılarla, tanklarla, diğer teçhizatlarla saldırmalarına karşın Polat elindeki tabanca ile karşı koyuyor ve tabii ki üstün geliyor, attığı tek bir kurşun dahi boşa gitmiyor...


Filmde bir ton mantık veya çekim hatası var. Mesela;
  • Polat Alemdar İsrail'in -bir nevi bilgi işlem gibi kullanılan- karargahına giriyor. Bütün askerler korkup kaçıyor. Daha da ötesi, Polat girdiğinde odayı tarıyor, sağlam bilgisayar bırakmıyor. Üstüne odanın içine iki tane dinamit atıyor odanın altı üstüne geliyor. Ama ne hikmetse, birkaç sahne sonra, Moşe oraya girdiğinde bir bilgisayarı çalışır vaziyette buluyor.
  • Filmin belki de en bariz mantık hatası Memati'nin yaralanması meselesi. Memati bacağından vuruluyor. Bunda bir sorun yok. Sorun şu, Memati yaralandıktan sonra topallıyor uzun bir süre, ardından bir şeyhin evinde bakıyoruz kola pansuman yapılıyor, bakıyoruz koldan yaralanmış. Ancak sonradan gene bakıyoruz ki Memati gene topallıyor. Senaristlerin bu noktada büyük bir hatası mevcut.
  • Hatalı olan ya da komik olan bir nokta da karargahta, 15-20 metre ötelerinde resmen kıyamet koparken, nöbet tutan askerlerin bunu duymaması ve nöbetlerine devam etmesi...

Filmde aslında eleştirilecek o kadar çok nokta var ki, anlatmakla bitmez. Bu konuda sinema eleştirmeni Şenay Aydemir'in belirttiklerine katılmamak elde değil:  

"Filistin halkı için orada olan Polat ve arkadaşları filmin hemen başında bir kontrol noktasında çok da gerekmediği halde çatışmaya giriyorlar ve birçok Filistinlinin ölümüne neden oluyorlar. Kabaca söylersek, Polat'ın "operasyonları" nedeniyle film boyunca onlarca Filistinli hayatını kaybediyor. Üstelik bütün bu operasyonun Filistin'in nihai kurtuluşu ya da ne bileyim en azından görece bir zafer duygusu yaratma gibi bir amacı da yok. Yalnızca "intikam" isteniyor ve bu olabildiğince vandalca gerçekleştiriliyor. Bir İsrailli komutan için onlarca Filistinli... Dolayısıyla, gözünden vurulan adamın bir iki gün içinde zıpkın gibi ayağa kalkıp ortalıkta terör estirmesinde de mantık aramamamız gerekiyor. Ya da ne bileyim, dünyanın en iyi eğitim alan ordularından birine mensup İsrail askerlerinin nedense sürekli açık alanda dolaşmaları, Polat ve elemanları oradan oraya zıplarken onların yerlerinden kıpırdamamaları, silahlarının hasımlara değil de yere doğrultulmuş olması gibi mantık hatalarını da görmezden gelebiliriz bu durumda. Çünkü, onlar büyük finale giden yolda birer amaç.

Amerikalı Yahudi kızın, kim olduklarını bile öğrenmeden Polat ve adamlarına bağlanmasına, iki gün içinde Filistin gerçeğiyle tanışıp İsrail Ordusu'nu karşısına almasına da şaşırmayalım tamam.

Ama, açılıştaki gemiye baskın sahnesinin filmin geri kalan bölümüyle hiç alakası olmamasına, filmin içinde bir kez olsun "gemi baskını"nın mevzu edilmemesine gelince biraz durmak gerek sanki..."

Filmin Artıları

Filmde aksiyon sahneleri başarılı. Bu filmin artısı. Oyuncu olarak ise Erdal Beşikçioğlu, Mustafa Yaşar, Ayten Uncuoğlu ve Nur Aysan doğru seçimler olarak karşımıza çıkıyor... Mustafa Yaşar Filistinli tipine çok uymuş, Ayten Uncuoğlu da kısa ve etkisiz bir rolü olmasına rağmen rolüne tam uymuş... Erdal Beşikçioğlu, Moşe rolünü çok başarılı bir şekilde canlandırmış. Bu noktada kendisini kutlamak gerek. Hiç sırıtmıyor oynarken. Erdal Beşikçioğlu'nun gözünden kurşun yediği-yaralandığı ve sonrasında hastanede gözünün dikildiği sahne ise çok başarılı olmuş... Nur Aysan ise filmde kadın başrol oyuncusu kadrosundan oynuyor ve güzelliği ile ekranı dolduruyor. Kurtlar Vadisi Irak filmindeki Bergüzar Korel'in yerini Nur Aysan almış. Filmde Nur Aysan Amerikan Yahudisi Simone rolünde. Simone gördüklerinden ve yaşadıklarından sonra Filistinlilerin tarafında oluyor, İsraillileri yaptıklarından ötürü lanetliyor. Kuşkusuz, bu karakter üzerinden "bütün Yahudiler aynı değil" mesajı veriliyor.


Dipnotlar

Film dediğim gibi birçok yönden Kurtlar Vadisi Irak filmine benziyor. Filmin başındaki pasaport sahnesi, Memati'nin vurulması, Nakşibendi tarikatı zikri-propogandası, Nakşibendi şeyhi, acılı anne, vs. Oradaki Bergüzar Korel'in yerini burada Nur Aysan almış... Polat'ın "yürü be" dedirten hamasi lafları da cabası...

Bu arada film, 22 Haziran 2011 tarihinde Filistin'de vizyona girmiş... Ancak benim merak ettiğim en önemli husus şu: Acaba bu filmin gelirlerinden Filistin'e bir pay gitti mi, yani siyasi gazın dışında bir faydası oldu mu?

Filmle ilgili İslami kesimde de eleştiriler mevcut... Hatta kamuoyunda var olan ortalama eleştirilerin de üzerinde eleştiriler söz konusu...

Filmin bir sahnesinde, çatışmalar olurken, bir duvarın üzerinde "No War (Savaşa Hayır)" yazması ironik olmuş...



Son Söz: Filmi izliyoruz, Polat Moşe'yi öldürüyor, gerçekte alın(a)mayan intikam sanalda alınıyor, Filistin kurtuluyor, film bitiyor, biz de siyasi mastürbasyonumuzu yapıyoruz ve rahatlıyoruz.

Son Söz 2: Elde güzel bir konu var, oyuncu kadrosu iyi üstelik filme 10 milyon dolar harcanmış ama ortada bir film yok maalesef. Şu Pana Film sinema filmi yapmayı bir türlü öğrenemedi gitti!!!


7 Mayıs 2011 Cumartesi

Diziler Kitaplara Karşı

Aslında başlığı "Diziler vs. Kitaplar" şeklinde koyacaktım ama Türkçe olmadığı için başlığı yukarıdaki gibi değiştirdim... Tam o anlamı verdi mi bilmiyorum ama en azından Türkçe... Neyse...

Bugün Ahmet Kırtok'un sitesinde güzel bir yazı okudum. Aslında herkesin dilinde olan, herkesin eleştirdiği ama kimsenin karşı koyamadığı bir durumu, bir hastalığı dile getirmiş Kırtok sitesinde: Çağımızın vebası "dizi hastalığı"...


Ahmet Bey'in de yaptığı gibi analiz edelim durumu:
  • Bugün bir dizi net 90 dakika. Reklamlar, özet adı altında önceki bölümün tekrarı derken 3 saati buluyor.
  • Yaz sezonunda gösterilmediğini düşünürsek, bir dizi bir sezonda aşağı yukarı 40 bölüm oynuyor.
  • Bu da demektir ki 40 x 3 = 120 saat ekran başında dizi izleniyor.

Bu tabii sadece bir dizi için... Eğer haftada birden fazla dizi izliyorsa birisi, bu sayıyı izlediği dizi sayısı kadar çarpmalı... 

Kitaplara gelince...
  • Abartarak yavaş okunduğunu hesap ederek, 1 kitap sayfasının 3 dakikada okunduğunu düşünelim.
  • Ortalama bir kitabın 200 sayfa olduğunu düşünelim.
  • Bu kitap, 200 x 3 = 600 dakikada, yani 10 saatte okunur.
  • Dizi hesabından gidersek, bu, abartılmış bir hesapla, 3-4 bölüm yapar.
  • 4 bölümlük sürede 1 kitabın bittiğini düşündüğümüzde, dizinin sezonluk 40 bölümünde 10 kitap yapar

Bilmem kimin ölümsüz eserinin dizisini izlemek için ekran başına çakılacağına, kitabını alıp okusan en fazla 4 bölümlük bir sürede ne olup-bittiğini öğrenirsin... Bu sayede sadece vakitten kazanmakla kalmaz, bilgin-kültürün-görgün artar, ekran başı aptallarından olmamış olursun...

Şimdi vakitten devam edelim...
  • Bir günlük mesainin 8 saat olduğunu kabul edelim.
  • Haftada yalnız bir dizi izleyen bir kişinin 120 saatinin ekran başında geçtiğini belirtmiştik.
  • Buradan da hareketle, bir tek dizi için ekran başında geçirdiğin süre 120 / 8 = 15 iş gününe bedel...


Şimdi, insanlara neden kitap okumadıklarını sorunca, gelen cevap genellikle "vaktim yok" oluyor. Halbuki hesap yukarıda... Hem kitap okumak için özel saatler belirlemeye gerek yok. İstenirse okula ya da işe giderken veya genel olarak bir yere giderken otobüste, vapurda, trende, vs.de okunabilir. İstenirse vakit yaratılır...

Kitabı geçersek, Ahmet Kırtok'un da belirttiği gibi  "Her sezon bir dizi izlemek için ayırdığın 120 saatte yerine neler yapılır neler…Kitap okuma, kendini geliştirme, faydalı işler yapma, hadi geçtik hepsini, okuldan ve işten kalan birkaç saatte de ailen ve sevdiklerinle iletişim yerine dizi izle sen Türkiye..."

Hesap ortada... Karar sizde...

Not: Bu yazı/video eşzamanlı olarak Bahçe Duvarı'nda da yayınlanmıştır...


2 Mayıs 2011 Pazartesi

Türkiye'de Sinema (2000-2009 Arası İstatistikler)

Bugün, tez konum olarak seçmeyi düşündüğüm "mobil pazarlama" konusu ile ilgili araştırma yaparken, yolum Marketing Türkiye'ye düştü. Uzun süredir de bu siteye girmediğim için biraz takılmak istedim...

Sitede yer alan bir araştırma ilgimi çekti ve burada da yayınlamak istedim... Marketing Türkiye, TÜİK verilerine dayanarak hazırladığı, 2000-2009 arası sinema sektör istatistiklerini yayınlamış... Bu istatistiklere göre son 10 yılda Türk Sineması büyük bir patlama yapmış...
"Son 10 yıl hem sinema sektörü hem de “Türk Sineması” açısından oldukça verimli geçmiş. 2000 – 2009 yılları arasında yaşanan gelişmeyi TÜİK’in Sinema İstatistiklerine dayanarak, sinema atmosferini ve ruhunu yansıtan info-grafik bir çalışma haline getirdik.

Bu çalışmada belki de en dikkat çekici olan şey yerli yapımların 9 yılda geldiği noktaydı. Hem seyircinin yerli filme ilgisi dolayısıyla vizyona giren filmlerin adedine yaşanan değişim, önümüzdeki yıllarda da reklam veren ve salonların ilgisini yerli yapımların üzerinde tutacağa benziyor." (Marketing Türkiye)

Bu analizde dikkat edilmesi gereken 2 nokta var:
  • Birincisi, belirtildiği gibi Türk Sinemasının durumu... Geçen 10 yılda yabancı filmlerin sayısı ve izleyici sayısı neredeyse sabit kalırken, Türk filmlerinin sayısında ve izleyicilerinde büyük bir patlama yaşanmış... Görülen o ki, bir zamanlar sinemada Türk filmi izlemek hor görülen bir şeyken, "Ben Türk filmi izlemem." demek havalı bir şeyken, gelinen şu noktada bu anlayış değişiyor...
  • İkinci bir husus da son yıllarda dizi sektörü patlama yaparken, evde internetten-DVD'den izlemek modayken sinema sektörünün geldiği nokta... Gösteriyor ki, analizde de belirtildiği gibi, zaman zaman TV'nin gölgesinde kalsa da sinema halen önemli ve hafife alınmaması gereken bir mecra/sektör.
Umarım, Türk sinemasına olan bu ilgi, daha kaliteli yapım olarak izleyiciye döner ve yapımcılar dizilerden sinemaya yönelirler, daha fazla ilgi gösterirler...



29 Nisan 2011 Cuma

TÜBA'dan Türkçe Bilim Terimleri Sözlüğü

Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA), bilimsel çalışmalarda, iletişimde, eğitim ve öğretimde Türkçenin kullanılması ve geliştirilmesi amacıyla Türkçe Bilim Terimleri Sözlüğü'nü hazırlamış ve www.tubaterim.gov.tr adresinde kullanıma sunmuş... Proje, 2002 yılında Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı’nın desteğiyle başlamış ve akademi halen kendi olanaklarıyla tasarıyı geliştirmeye devam ediyormuş...

Bu sevindirici bir haber, sevindirici bir çalışma. Her taraftan İngilizce'nin kuşatması altında olduğumuz bir noktada böyle bir çalışma yapılması çok güzel... Proje, Türkçe bilim dili oluşturmak amacıyla yapılmış...

Çok sayıda bilim insanının destek verdiği, görev aldığı çalışma, "Sosyal Bilimler Terimleri Sözlüğü", "Doğa Bilimleri Terimleri Sözlüğü", "Tıp Terimleri Sözlüğü" ve "Mühendislik Terimleri Sözlüğü" şeklinde 4 ana başlıktan altında yürütülüyor... Şu anda 26 alt daldan oluşan "Sosyal Bilimler Terimleri Sözlüğü" kullanıma sunulmuş durumda...


Baktım, daha çok eksiği var. Ancak, bunu akademinin kendisi de ifade ediyor: "Yürütme Kurulumuz, Sosyal Bilimler Terimleri Sözlüğü’nün sunulan durumuyla eksiksiz ve kusursuz olduğu savında değildir. Bu sözlükte yabancı terimlerin önemli bir kesimine Türkçe karşılıklar veremediğimizin ayrımındayız. Eksikliklerin bilim insanlarımızın da katkılarıyla giderilebileceğine inanıyoruz."

Akademi, sitede, sözlük çalışmasının yanı sıra "Bilim Dili" hakkında güzel bir çalışma yayınlamış ve "bilim dili nedir", "bilim dilinin önemi" gibi konulara bu çalışmasında yer vermiş. Ayrıca sitede "Atatürk ve Bilim Dili" başlıklı bir çalışmaya da yer verilmiş...

Sözlükte ilginç bir nokta daha var. Aradığınız sözcük sitede yer alıyorsa, o sözcüğe-anlama yorum yapabiliyorsunuz. Yok, eğer yer almıyorsa, o zaman "Aradığınız terim sözlük içerisinde bulunmamaktadır. Sözlüğümüz güncellendiğinde bu terimin sözlüğe eklenmesini ister misiniz?" ifadesi yer alıyor ve siz o sözüğün yer alıp almaması konusunda tercihinizi belirtiyorsunuz...

Son olarak, akademi, tüm bilim insanlarının ve katılımcıların desteğiyle geliştirilecek bu tasarıya tüm ilgililerin katkısını bekliyor. Ben de aynı şekilde tüm Türkçe dostlarından bu projeye ilgi göstermelerini, destek vermelerini bekliyorum. Böyle bir çalışmaya imza attığı için de TÜBA'ya teşekkür ediyorum...

Sözlüğe buradan ulaşabilirsiniz: http://www.tubaterim.gov.tr


23 Nisan 2011 Cumartesi

Yazar Murat Yatağanbaba ile Söyleşi (3. - Son - Bölüm)

Yazar Murat Yatağanbaba ile, yayınladığı "Türk Kültürü'nün Karbon Kağıdı Barış Manço" isimli kitabı üzerinden Barış Manço üzerine söyleşimize, 3. ve son bölümde devam ediyoruz:*



- 6 Ağustos 2009'da vefat eden Kurtalan Ekspres'in efsane ismi Bahadır Akkuzu'nun anısına... - 

3. Bölüm: "Barış Manço kendini aşmış bir insandı!"

Kitabınızın bir yerinde (sayfa 58) “Barış Manço kendini aşmış bir insandı.” demişsiniz. Bunu biraz açar mısınız?

“Toplumdan çekinmediğini / toplum baskısından etkilenmediğini” anlatmak istedim. “Eşim Lâle ile camiye gidip beraber namaz kılacağım” dediğinde bu konu Türkiye için bir tabu idi. Diyanet yıllar sonra buna onay verdi. “Camide konser vereceğim ve dinimizin hoşgörüsünü bütün dünyaya göstereceğim” demesi de bunun kanıtı. Oysaki bu “hoşgörü” falan değil, Din’in “ta kendisi”dir. Çünkü Hz. Muhammed zamanında mescitlerde bilimsel tartışmalar yapılıyordu, güreş / spor yapılıyordu, şarkı söyleniyordu, siyasi-stratejik planlar yapılıyordu ve namaz “da” kılınıyordu. Şimdi ise “sadece” namaz kılınıyor. Barış Manço “kendini aşmış” bir adam olmasa, “Arkadaşım Eşek” diyemezdi, “Ayı” şarkısını yapamazdı… Çünkü bunu başka biri yapsaydı ilk olarak, adamın canına okurlar Türkiye’ye bile sokmazlardı. Fakat Barış Manço kendini aşmış bir adam / benlik olarak hiç korkmadan bunları şarkı yaptı.  Toplum baskısından çekinmemek / etkilenmemek, zaten ancak ve ancak kendini aşmış insanların hakkındır ve haddidir.

Barış Manço’nun hayattayken İslam’ın hoşgörüsünü göstermek için, eşi Lale Manço ile camide namaz kılmak istemesi ve hatta camide konser vermek istemesi, istenenin aksine İslam dinine zarar vermez miydi?

Az önce açıkladığım gibi bu konunun detayı. Şimdi siz “camide konser” deyince, orayı meyhaneye veya gazinoya çevirirseniz elbette problem çıkar. Camide konserin caminin ortamına uygun olması lazım… Aslında benim bu konuda bir projem var, inşaat mühendisleriyle konuyu görüşüyorum. Ben camilerin etrafına ek binalar yapıp Peygamberimiz zamanındaki durumuna döndürmek istiyorum. Yani camiler de okul olarak kullanılabilir, spor salonları, konferans salonları haline getirilebilir ve camilerde namaz “da” kılınabilir. Yoksa bu beton yığınları / bu duvarlar günde 5 vakitten yani günde 2 saatten sonra bomboş oluyor. 22 saat boş geçiyor. Bunlar / camiler ciddi bir organizasyonla / devletin denetiminde çok işlevli yerlere döndürülebilir…

Bir yazınızda Sokrates ile Barış Manço’nun aynı damardan beslendiğini belirtmişsiniz. Açıklar mısınız?

Sokrates “bir insan sadece kendi sitesinin değil bütün kâinatın üyesidir” diyor. Barış Manço da “bu dünya benim memleket” diyor! Bunlar aynı bakış açısıdır. Aynı damardan beslendikleri kanaatine buradan vardım. Detayları kitabımda ve bu makalem benim yazarlık kariyerimin “doruk noktaları”ndan biri… Aynı makalemde Kur’an’ın da böyle düşündüğünü gösteriyorum.

Barış Manço ile Fethullah Gülen arasındaki bağ nedir? Genel olarak Barış Manço’nun tarikatlara-cemaatlere bakışı nasıldı?

Araları çok iyiydi. Benim ise çok kötü! Ben bu konuyu daha fazla cevaplamak istemiyorum, korktuğumdan değil, tarikat-cemaat dendiğinde kusacağım geliyor da ondan. Çünkü buralar maalesef küpü doldurma yerlerine döndü. Tarik “yol” demek, çoğulu tarikat ise “yollar” demek. Barış Manço’nun “hangi yoldan” olduğunu ve bunlara nasıl baktığını ben kitabımdaki “Barış Manço Alevi Mi?!” adlı yazımda detaylıca anlattım. Burada şu kadarını söyleyebiliriz: Barış Manço bu konuda şöyle diyor: “Benim yolum bana doğru, hiç yolumdan döner miyim?”

Kitabınızda da belirttiğiniz gibi Kurtalan Ekspres, Barış Manço ile adeta bütünleşmiş ve onun bir parçası olmuştur. Onun ölümünden sonra Kurtalan Ekspresi pek göremez olduk. Bunun nedeni nedir sizce?

Magazin yönlerinin olmayışı… Bir grup saçlı-sakallı koca koca kitaplar, gazeteler ve televizyonlar “kıl oluyorlar” galiba:)) İnanır mısınız, Kurtalan Ekspres “Mor Elbisen” şarkılarına Nemrut Dağı’nda klip çekti ama ben bile izleyemedim, çünkü televizyonlar döndürmüyor. Ki “Nemrut Dağı”nda klip çekmek her babayiğidin harcı değildir, yetkililer Kurtalan Ekspres’in hatırına izin verdiler bu çekim için… Fakat maalesef televizyonlarda göremiyoruz kliplerini de kendilerini de… Rock Festivallerine katıldıklarını, rock-bar’larda sahne aldıklarını biliyoruz ama… Meselâ Diyarbakır’da konser verdiklerinde 20.000 kişinin geldiğini de biliyoruz ama aracılarda / basında sorun var ve bunlar haber olmuyor.


Barış Manço’nun bir vasiyeti var mı (Kamuoyunda bilinmeyen)? Bununla birlikte Barış Manço’nun bıraktığı miras nedir ve nasıl korunmalıdır?

Vardır. Benim her basın toplantımda, radyo ve televizyon programımda söylediğimdir. Ben başlarken ve bitirirken şöyle diyorum: “Sayısız irili-ufaklı kaya parçaları varadır bu topraklarda, ve sen benim oğlum ve sen Kayaların Oğlu, bu taşı-toprağı bir arada tutacaksın. Kolay değil Kayaların Oğlu olmak, Kuzey’den esen soğuk rüzgâra, Güney’den esen kavurucu sıcağa karşı, koruyacaksın onları…” Barış Manço’nun Türk Milleti’ne vasiyeti işte budur: “sayısız irili-ufaklı kaya parçalarından oluşan bu taşı-toprağı bir arada tutmak”… Bu vasiyeti özellikle günümüzde Sünni-alevi, Türk-Kürt ayrımcılığı çalışmalarının yapıldığı da göz önüne alınırsa daha bir önem kazanıyor.

Barış Manço ile ilgili daha başka çalışmalarınız, kitap projeleriniz, vb. var mı?

Çok hızlı olmasa da üretmeye devam ediyorum. Kitapların isimleri de kafamda şekillendi ama bunlar imkân meselesi, benimse imkânlarım çok kısıtlı şu anda.

Yazar kimliğinizi bir tarafa bırakırsak, okur olarak okumaktan zevk aldığınız yazarlar kimler?

Prof.Dr.Yaşar Nuri Öztürk, Prof.Dr.Üstün Dökmen, Prof.Dr.Bayraktar Bayraklı, Prof.Dr.Oktay Sinanoğlu, Denizlili yazar Atilla Sezener, Emin Çölaşan, Aslan Bulut ve Kişisel Gelişim kitapları…

En çok beğendiğiniz ve okunmasını önerdiğiniz kitaplardan ilk beş yapsanız, liste nasıl olurdu?

Kur’an Açısından Şeytancılık / Satanizm ve Ötekiler (Prof.Dr.Yaşar Nuri Öztürk), “Kur’an Verileri Açısından Laiklik” (Prof.Dr.Yaşar Nuri Öztürk), “Boş Kavanoz” (Atilla Sezener), “Olumlu Düşünmenin Gücü” (Norman Vincent Peale), Siyaset Peygamber Mesleğidir / Amerika Kâbe’nin Üstünde Dansöz Oynatacak” (Murat Yatağanbaba)

Kitabınızı edinmek isteyenler, nasıl edinebilirler?

Maalesef şu anda kitaplarımın Türkiye Geneli’nde dağıtımı henüz yapılmadı. Fakat internetten çok iyi gidiyor satışlar. 2006 yılında satılan 3000 kitabımın neredeyse % 85’i internetten satıldı. E-postama adreslerini yazarlarsa imzalı olarak gönderiyorum, e-postam muratyataganbaba@mynet.com veya muratyataganbaba@gmail.com.

Son olarak Yel Dergisi* okuyucularına ne söylemek istersiniz?

Benim bu güne kadar dünyanın dört bir tarafında yüzlerce yazım yayınlandı. Ama benimle bir dergi ilk defa röportaj yapıyor. Bu gün benim için tarihi bir gün. Çalışmalarımın boşa gitmediğinin göstergesi.  Beni adam yerine koyup, söylediklerime ve ürettiklerime değer verenlerin olmasını görmek mutlulukların en büyüğü… Sana ve bütün Yel Dergisi Ailesi’ne teşekkürlerimi alkışlarımla gönderiyorum.

Yel Dergisi’nin yayın hayatının mümkün olduğunca uzun olmasını ve büyük hizmetlere imza atmasını diliyorum, okuyucularınıza da vefa…



*Söyleşinin ilk bölümü 7 Mart, 2. bölümü ise 14 Mart 2011 tarihinde yayınlandı. 3. bölüm ise, şahsî yoğunluğum, sınavlar, bilgisayarımın bozulması ve tabii ki blogspot'un kapatılması gibi nedenlerin birleşmesinden dolayı 1 ayı aşkın bir süre sonra yayınlanıyor... Bu vesileyle, gecikmeden ötürü özür diliyorum.
**Yel Dergisi artık yayınlanmıyor. 
Yazar Murat Yatağanbaba ile Söyleşi (1. Bölüm)   Yazar Murat Yatağanbaba ile Söyleşi (2. Bölüm)

14 Mart 2011 Pazartesi

Yazar Murat Yatağanbaba ile Söyleşi (2. Bölüm)

Yazar Murat Yatağanbaba ile, yayınladığı "Türk Kültürü'nün Karbon Kağıdı Barış Manço" isimli kitabı üzerinden Barış Manço üzerine söyleşimize, 2. bölümde devam ediyoruz:


- 6 Ağustos 2009'da vefat eden Kurtalan Ekspres'in efsane ismi Bahadır Akkuzu'nun anısına... - 

2. Bölüm: "Barış Manço gibi ben de siyasetten anlamıyorum, nefret ediyorum, tiksiniyorum!"

Siz, kitabınızda Barış Manço’nun 20 gün gibi çok kısa bir süre alan siyaset macerasını ve onun belediye başkanlığı, bakanlık ve hatta cumhurbaşkanlığı konusundaki isteklerini anlatmışsınız. Ancak yine aynı bölümde Barış Manço’nun “ben politikadan anlamam, öğrenmek de istemiyorum!” gibi bir sözüne yer vermişsiniz. Burada bir çelişki yok mu? Bu konuyu açıklar mısınız?

Barış Manço’nun “siyasette yapmak isteyip de yapamadıklarını” ben yapıyorum. Sen Yatağanbaba’nın “siyasete girmesine rağmen” mevcut siyasete bulaştığını veya mevcut siyasi anlayışa göre davrandığını gördün mü? Ben de siyasetten anlamıyorum, nefret ediyorum, tiksiniyorum. Fakat ben siyasete girdim diye “siyasete uymayacağım”, siyaset bana uyacak! Siyasetin bu kötü imajının kalkması siyasetin / siyasi zihniyetin değişmesine bağlıdır. Bu bir devrim ister. Bu devrimi yapacak olanlar da, siyasete giren “ne oldukları belli” adamların bu duruşlarını siyasette de korumasına bağlıdır. Öbür türlü “siyasi zihniyette devrim” olmaz, “duruşu belli” adamlar da bu siyaset çarkında yavşaklaşır, heba olur giderler. “Siyaset girip şunu şunu yapmak istiyorum ama siyasetten anlamam, öğrenmek de istemem” sözünün anlamı budur.

Barış Manço’nun “Milli Eğitim Bakanlığı” ve “Kültür Bakanlığı”nın birleştirilmesini istediğini belirtmişsiniz. Neden böyle bir birleştirmeyi istemiştir Barış Manço?

Barış Manço bu birleştirmeleri, kitabımda belirttiğim gibi hep yapıyordu. “Zekeriya Sofrası” ile “Halil İbrahim Bereketi”ni birleştirip “Halil İbrahim Sofrası”nı ortaya çıkardı. “Lahmacun” ile “Hamburger”i birleştirip “Lahburger”i ortaya çıkardı. Verdiği mesaj “bunların amaçları birbirine yakın ve ortak çok özellikleri var” ya da “bölünüp – parçalandıkça rüzgârı / gücü yakalayamayız, birlik – beraberlik lâzımdır” mesajı olabilir.

Bir yazınızda, Barış Manço’nun “Türkler vahşidir, barbardır…” diyen bir Fransız’a ağzının payını verdiğini belirtmişsiniz. Barış Manço’nun, kendi tabiriyle “başında 8 şımarık Avrupa ülkesinin bulunduğu” AB’ye girme taraftarı olmadığını ve Afrika’nın bize ağabey gözüyle baktığı konusundaki düşüncelerini aktarmışsınız. Neden böyle bir düşüncedeydi? Bunu biraz açar mısınız?

Türk Milleti, yıllardan beri Avrupa Birliği’nin kapısında (Avrupalıların çizdiği karikatürde kulübeye giremeyen köpek gibi) bekletile bekletile “aşağılık kompleksine / duygusuna” kapıldı. Ve şu aşağılık söylem bu millete ezberletildi: ABD ve AB isterse biz adam oluruz, yoksa olamayız, onlar istemezse bir şey yapamayız.

Bu kahpe söyleme inat, Barış Manço çıktı ve dedi ki: Bunlar 8 şımarık Avrupa Ülkesi’nin dayatmaları. Dünya bu 8 ülkeden ibaret değil, bunun Türkî Cumhuriyetleri var, Afrikası var… Bu tespit doğrudur bence de ama eksiktir. Ben “Mutluluğun Yolu AB ve ABD’den değil, Bakara 177’den geçiyor” adlı makalemde de belirttiğim gibi, Türkiye’nin Amerika ve Avrupa Birliği’ne mahkûm olmadığı gibi, Avrasya Birliği’ne ve Afrika Birliği’ne de mahkûm olmadığını düşünüyorum. Çünkü bu mahkûmiyet bir “sığıntılık”tır! “Siyaset Peygamber Mesleğidir / Amerika Kâbe’nin Üstünde Dansöz Oynatacak” kitabımın Önsöz’ü ve Sonsözü’nde belirttiğim gibi, “Türkiye Sığıntı Değildir!” Türkiye bu kafayla ister Doğu’ya yüzünü dönsün / girsin, ister Batı’ya, asla ve asla mutlu olamaz. Batı’yı bırakıp Doğu’ya ve Güney’e girse, bu sefer de Doğu ve Güney sömürür, değişen bir şey olmaz. O bakımdan Türkiye ilk önce “kendisi” adam olacak. Ekonomisini güçlendirecek, ondan sonra nereye girerse girecek… Ekonomi’nin düzelmesinin yolu da, bu ülkenin nimetlerini / imkânlarını bu ülkenin çocuklarının kullanmasından geçer. Bunun gerçekleşmesi için de, yarı deli bir iktidar lâzımdır, o delikanlı iktidara talip olan da benim partimdir. “Bizden / Türklerden bir şey olmaz” diyenlerin ben damarlarında 4000–5000 yıllık asil kanı taşıdığına inanmıyorum. Bu lakırdıyı savunanların kanına tarihin bir döneminde bir yabancının suyu karışmış olmalı! 5000 yıllık esaret tanımayan bir dölden / genden gelen bir ırka mensup bir insan “bizden bir şey olmaz” diyemez, genleri / geçmişi buna izin vermez. Bu Milletin Anaları, rahimlerine kilit vurmadı, Anadolu’nun dört bir tarafında aslan gibi vatan evlatları çırpınıyor ama çoğunluk sessiz kalıyor. Bu üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi duran Türk Gençliğini tahrik edip duruma el koymalarını sağlamak lazım.

Ben bu konuda Barış Manço’dan biraz farklı düşünüyorum. Tamam, “AB’ye yağcılık yapıp durmayalım” ama “onları bırakıp Doğu’ya ve Afrika’ya yönelelim” düşüncesi de bence kesin çözüm değil. Kesin çözüm benim dediğimdir: Kendimiz, kendi kendimize -işin icabını yapıp- adam olacağız.


Onun hayattayken en çok sevildiği ülkelerden birisi Japonya’ydı. Hatta ölümünde Japonlar en az bizim kadar üzülmüştü. Japonlar ile Barış Manço arasındaki bu bağ neydi? Bu sevginin sebebi neydi?

Japonlar, “diğer milletler / ülkeler bizim hakkımızda ne düşünüyorlar” diye merak eden bir toplum. Çok da gururlular. Vatandaşı mağdur olduğunda –ben doğru bulmuyorum ama- yöneticiler bunu gururuna yediremeyip harakiri / kılıcı karnına sokup intihar ediyor. Barış Manço diğer televizyoncular gibi Japonya’nın çöplüklerini, fuhuşunu, arka sokaklarını değil de, güzelliklerini ekrana getirince çok sevindiler ve sahiplendiler. Sebep bu. Gerisi / ondan sonraki gelişmeler tamamen Barış Manço’nun kendi karizması / insanlarla diyalogunun sonucu gelişti. 


Devam edecek...


7 Mart 2011 Pazartesi

Yazar Murat Yatağanbaba ile Söyleşi (1. Bölüm)

Bir dönem temsilciliğini yürüttüğüm İzmir merkezli Yel Dergisi'nin 4. sayısı (Ocak-Şubat 2007) için Barış Manço üzerine bir yazı hazırlamış ve bununla birlikte Barış Manço üzerine araştırmalar yapan ve bu konuda iki kitabı bulunan (bu söyleşi yapıldığında henüz ikincisi çıkmamıştı) Yazar Murat Yatağanbaba ile Türk Kültürü'nün Karbon Kağıdı Barış Manço Destanı isimli kitabı üzerinden Barış Manço üzerine söyleşi yapmıştım. Tabiî yazım yerine söyleşim yayınlanmıştı. (İlgili yazımı ve ayrıntıları buradan okuyabilirsiniz.) Bu söyleşim ayrıca Yatağanbaba'nın Ekmeğimizi de Gözyaşımızı da (Murat Yatağanbaba, Yatağanbaba Kitap, Haziran 2008) isimli kitabında da yayınlandı. Her iki yerde de söyleşi kısmen eksik yayınlandı. Zira yayına hazırlanırken bazı kısımlar kısaltılmak, çıkartılmak zorunda kaldı. Burada yapılan söyleşinin tamamını yayınlayacağım... Söyleşiye geçmeden şunu göz önünde bulundurmanızı rica edeceğim, söyleşi 2007'nin Ocak ayında yapıldı ve söyleşi yapıldığında yazarın ilgili kitabı yayınlanmıştı en son. (Tüm kitaplarının listesi için...)

Söyleşi uzun olduğu için (5 word sayfası) 3 parça hâlinde yayınlayacağım...


- 6 Ağustos 2009'da vefat eden Kurtalan Ekspres'in efsane ismi Bahadır Akkuzu'nun anısına... - 

1. Bölüm: "Barış Manço gibi çalışmak, yaşamak ve ölmek için Allah'a yalvarıyorum!"

Neden Barış Manço?

Ben “nezaketi” ve “asaleti” onda gördüm. Ülkemize hizmet konusunda bütün siyasetçilerden çok daha fazla çalışmıştır. Aldığı her nefesin hakkını vererek bu dünyadan ayrılmıştır. Barış Manço Türk Milleti’nin Büyük Evlâdı’dır… Vefatından kısa bir süre önce Konya Belediyesi’nin düzenlediği ve 80.000 kişinin katıldığı Stadyum Konseri’ni düzenleyen Belediye Görevlisi şöyle demişti: “Ben Barış Manço gibi çalışmak, Barış Manço gibi yaşamak ve Barış Manço gibi ölmek için Allah’a yalvarıyorum!”… Bu sözlerin altına ben de imzamı atıyorum. Barış Manço demek “çalışmak” demek… Ülkemi sevdiğim için Barış Manço…

Kitabınızın ismini “Türk Kültürünün Karbon Kâğıdı Barış Manço Destanı” koymuşsunuz. Neden?

Tacmahal.org sitesinin yayınladığı “Barış Manço Üniversitesi / İman ve Gözyaşı” adlı makalemde de belirttiğim gibi, 1980’den sonra dünyaya gelen bütün Türk Çocukları, öğrendikleri atasözleri ve deyimlerin % 90’ını ilk kez Barış Manço’nun şarkılarında duydu / öğrendi… O makalemde adını verdiğim bir Üniversite’nin araştırmasına göre 60 şarkısında 200’den fazla atasözü ve deyim bulunmuş… Barış Manço kültürümüze elini daldırıp daldırıp oradan çıkardıklarını kendi dönemine aktarıyordu… “Karbon Kâğıdı” benzetmesi oradan geliyor. Barış Manço Türk Kültürü’nün Karbon Kâğıdı’dır… Bu konuda destan yazmıştır. Günümüzde yaşayan Türk Gençleri, Barış Manço’nun şarkı sözlerini incelerlerse “kendi kültürlerine / benliklerine” kestirme yoldan ulaşacaklardır…

Neden böyle bir kitap yazma gereği duydunuz?

Barış Manço’nun bütün Türk Milleti’nin üstünde hakkı olduğu gibi, benim de üstümde hakkı var. Ona olan borcumu ödemek için bir şeyler yapmam gerekiyordu. Bugüne kadar hakkında yazılan kitaplar genelde magazin ağırlıklı olunca bir boşluk hissettim. O boşluğun doldurulması gerekiyordu. Neticede 150 hafta süren bir çalışma ile Barış Manço konusundaki birikimlerimin bir bölümünü adı geçen kitabımda topladım. Bir de şunu açıkça itiraf etmek lâzım: Benim yazdığım Barış Manço kitabını, eşi de yazamazdı, kardeşler de yazamazdı, oğulları da yazamazdı. Orkestrası Kurtalan Ekspres de yazamazdı. Onlar Barış Manço hakkında bir kitap yazsalar, hatıralarını anlatırlar netice itibariyle… Benimkisi, “bilimsel bir araştırma” ve alanında dünyada tek!

Şu anda Barış Manço’nun ismi neredeyse unutulmuş durumda. Sizce bunun sebepleri nelerdir? Bununla birlikte ne yapılabilir/ne yapılmalıdır?

Barış Manço’yu “unutanlar”, gene aynı tayfadır! Yani aracılık yapan basın kuruluşları. Onlar ölmezden iki yıl önce onunla ilgili program / haber yapmışlardı en son. Şimdi gene ilgilenmiyorlar. Çünkü Barış Manço onlar için bir “reyting” unsuru olmadı. Türkiye’de etkili olan basının neredeyse tamamı bu “reyting putu”na tapıyor şu anda… Onlara Barış Manço gibi biri değil, baldırını-bacağını açacak, kavga edecek tipler lâzım. Sebep bu! Fakat millet asla unutmamıştır. Ocak ve Şubat aylarında Türkiye’nin dört bir yanında anma konserleri düzenleniyor. Fakat genel basın bunu da haber yapmıyor. Milletimiz basının keyfini beklemeden ne yapabiliyorsa onu yapmalıdır. Hakkında yeni kitaplar yazılsın, makaleler yazılsın, hayranları radyolarda onun şarkılarını istek yapsın. Herkes kendisi bir şeyler yapacak, başkalarından beklerlerse daha çok beklerler…

Sizce şu anda Barış Manço’nun izini taşıyan ya da veliahdı diyebileceğimiz bir isim var mı?  (Varsa kim ve neden? Yoksa neden?)

Asla yok! Sebebi basit! Barış Manço’nun mirasına hak kazanmak için, en az onun kadar bu işin çilesini çekmek lâzım. Hani halk arasında bir deyim var: “Daha on fırın ekmek yemen lâzım” diye… İyi güzel de Türkiye’de “o fırın” yok!!! Çok başarılı genç sanatçılarımız var ama onları Barış Manço ile kıyaslamak veya veliahdı göstermek iyilik değil kötülük oluyor, çünkü Barış Manço’nun adının altında eziliyorlar.

Devam edecek...
Yazar Murat Yatağanbaba ile Söyleşi (3. - Son - Bölüm)

ShareThis

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...