26 Şubat 2011 Cumartesi

ZAMANA KARŞI-Kazdağı Koşuburnu Türkmenleri Belgeseli

Sayın Servet Somuncuoğlu’ndan yeni bir belgesel daha. Bu belgeselde Yanyatır Ocağı’na (Ocağın Pirinin türbesi Ceyhan’ın Durhasan Dede köyünde olup, köy adını Durhasan Dede’den almıştır.) bağlı Türkmenlerin zamana karşı direnen kültürel hayatlarından örnekler göreceksiniz.

Söylenceye göre Fatih Sultan zamanında Çukurova’dan göç ettirilerek Kazdağı bölgesine yerleştirilen Tahtacıların kültürel hayatlarını izlenirken, adeta Türk tarihin derinliklerinde bir gezintiye çıkmış olacaksınız.


Kazdağı çevresinde yaşayan Türkmenler, her zaman ilgi çekici olmuşlardır. Onların gizemli dünyasına bugüne kadar sadece dışarıdan yapılan gözlem ve tespitlerle ulaşılmıştır. TRT belgesel yönetmeni ve Atlas dergisi fotoğrafçı-yazarlarından Servet Somuncuoğlu, “Zamana Karşı – Kazdağı Koşuburnu Türkmenleri” belgeseli ile yüzyıllardır saklanan sır kapısından içeri girdi. 10 – 17 – 24 Mart, saat 21.00’de TRT Belgesel kanalında yayınlanacak belgesel bir ilki ekranlara taşıyor olması açısından çok iddialı.

Her yıl 6-7-8 Mayıs’ta kutlanan Hıdrellez törenleri belgeselin ana temasını oluşturuyor. Buna bağlı Kazdağı ve çevresinde, bugüne kadar sadece yöre insanlarının bildiği eski Türkmen mezarlıklarında yer alan damgalı mezar taşlarına yer veriliyor.

Kazdağı çevresinde Balıkesir Edremit ilçesi, Çanakkale merkez ve Bayramiç, Ezine, Ayvacık ilçelerine bağlı olmak üzere yirmi dokuz Tahtacı köyü var. Üç gün süren Hıdrellez Kutlamaları çekimleri Bayramiç’in Koşuburnu Köyü’nde gerçekleştirildi. İki yıl devam eden araştırma ve çalışmalardan sonra ortaya çıkan belgeselde yer alan kutlamalar ilk kez kamuoyu ile paylaşılacak.

Yapımcı ve Yönetmenliğini Servet Somuncunoğlu’nun yaptığı belgeselde, Koordinasyonu Sinan Yaka sağladı. Görüntü Yönetmeni Ahmet Veysel Baban, çekimleri kameraman Kamber Koytaviloğlu ile birlikte yaptı. Kurguyu Şerife Erdoğan ve Kartal Uzun gerçekleştirdi. Seslendirmesini Harun Yöndem, Müzik yönetmenliğini Cengiz Özkan, müzik düzenlemesini Engin Arslan’ın yaptığı belgeselde Yasin Cemal Galata yapım – yönetim yardımcısı olarak görev aldı.

Danışman olarak çekimlere kartılan Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Prof. Dr. Ahmet Taşağıl, Prof. Dr. Musa Taşdelen, Doç. Dr. Muharrem Kaya, Dr. Mustafa Aksoy, Öğr. Gör. Hasan Çakıcı ve araştırmacı Yakup Yesari Gökçe akademik katkıda bulundular.

Dr. Mustafa Aksoy

Kaynak: HaberAkademi ve TDTKB


18 Şubat 2011 Cuma

İstiklal Marşı'nı Kim Yazdı?

Star Haber muhabiri Osman Terkan Taksim Meydanı'nda halka soruyor: "Milli marşımızı biliyor musunuz? Kim yazdı biliyor musunuz? İlk mısrasını söyler misiniz?" Yanıtlarsa trajikomik denecek cinsten. Gülüyoruz ağlanacak hâlimize hesabı... Yazık!!! Bu adamlar bir de seçimlerde oy kullanıp "iradelerini" yansıtıyorlar!!!

Bu arada görüntüde "mi" soru ekini bitişik yazan şahsiyete de özel olarak saygılarımı sunuyorum!..

Video için Alkışlarla Yaşıyorum'a teşekkürler...



Not: Bu yazı/video eşzamanlı olarak Bahçe Duvarı'nda da yayınlanmıştır...


16 Şubat 2011 Çarşamba

Barış Abi ve 12. Yıl

Geçenlerde internette gezerken, firefox’umun "yer imleri" kısmına kaydettiğim sitelere bakarken HBBA’yı gördüm. Uzun süredir girmediğimi fark edince "bakalım neler var HBBA’da" diye girdim. Sitede gezinirken, birkaç gün önce yazılmış "Barış’sız Büyümek" başlıklı yazısını okudum. Yazı, Barış Manço’nun 12. ölüm yıldönümü üzerine yazılmış bir yazıydı. Bu yazıyı okuyunca biraz utandım açıkçası. Zira, ölüm yıldönümü gelmiş ve geçmiş ama maalesef ben unutmuşum, fark etmemişim, konuyla ilgili yazı yazmamışım.

Belki birileri gene "bırakın artık bu işleri", "bırakın bu ölmüş-gitmiş adamı" gibi laflar edecekler, onun cimriliğinden bahsedecekler. Hatta bu lafları edenler, müzikte, basında saygın isimler. Misal, Yazar Murat Yatağanbaba 6 Şubat 2010 tarihinde Darıca-Kocaeli’de “Tük Kültürü’nün Karbon Kağıdı Barış Manço” isimli konferansta konuştu. Ardından konuyla ilgili olarak bazı müzisyenlere ve gazetecilere haber metni gönderdi. Gelen cevaplardan bazıları şu şekildeydi:

Hasan Cihat Örter (Müzisyen): Bırakın ölülere ağıt yakmayı!!!


Aykut Işıklar (Gazeteci): Bana bir tane çocuk getirin de 'beni Barış Manço amca okuttu, bana defter aldı' desin. Veya bir çocuk çorap aldı desin. Rahmetlinin ne kadar cimri olduğunu da bilmezsiniz. Bu yüzden bırakın bu bitmiş gitmiş efsaneleri de yeni yeteneklere katkı sağlamaya çalışın. Gazetede okuduğunuz yalan haberler ile Barış Manço yu anlatmak hiçbir işe yaramaz.

E yuh yani ne diyeyim ben bunlara… Halbuki HBBA, Şubat 2009’da yazdığı Barış’la Büyümek başlıklı yazısında ne güzel diyor:

"Dünyayı Acun'la değil Barış Abi'yle gezdik biz. Adam olacak çocukları izleyerek büyüdük. Özlüyoruz be abi seni.... (Aslında bu söz HBBA’ya ait değil. Trevanian’a ait ve bunu HBBA yazısında kullanıyor.)

Şimdilerde gençler Demet Akalın'la Bebek'te üç beş tur atmanın hayalini kurarken olmadı bi de sinema yaparken, biz Barış ağbimizle çoktan Nepal'i Hindistan'ı gezmişiz de haberimiz yokmuş…


Öyle şanslıymışız ki iki uyduruk İngilizce söz yazıp, "beni dünya tanıyor" diyen adamlarla değil, Barış ağbimizin ellerinde Türk bayrağı sallayan Japonlarla konserlerini izleyerek, İngilizce şarkı işte böyle yapılır diyerek ders verdiği Little Darlin' , Nick the Chopper plaklarını dinleyerek büyümüşüz…"


Arkasından Şubat 2011’de yazdığı Barış’sız Büyümek başlıklı yazısında da şöyle devam ediyor:

"Barış'sız geçiyor şimdi bir neslin çocukluğu.

Barış Ağbimiz her birimizi hiç ayırt etmeksizin "Adam Olacak Çocuk" ilan ederken; bugün çocuklar önlerine 3 tane buton koymuş jüriler tarafından daaaaat! sesiyle "yetenek siz" ilan ediliyor.


Biz cırtlak sesimizle bile Barış Ağbimiz'den 10 puan alırken, bugünkü çocuklar büyük adam gibi şarkılar söyleyip, koca kadınlar gibi makyaj yaptırılıp sms dilendiriliyor. Kızlara kendini öptürüp "Bu eteği kaç paraya aldın" diyen Acun'la değil, dünyanın en güzel yerlerini biz gitmişiz gibi bize anlatan Barış Ağbimizle gezdik be dünyayı.

İnternette hayranları bir tık uzağındayken "Benimle böyle konuşamazsın, haddini bil" diyen meşhurlarla değil, her hafta bize hala hatrımızda olan "Barış Manço Moda, 81300, İstanbul" diye evinin adresini veren Barış Ağbimiz'le büyüdük be daha ne.

Herkesi özledik de Barış'la büyümeyi ayrı özledik.

Çok şeyi özledik de Barış'la büyümeyi aynı özledik."

Aslında hepsi güzel de şu cümleleri olaya damgasını vuruyor ve tüm bu hüzünlere rağmen insana hafiften gurur da veriyor:

"Biz çok şanslıydık be. Valla bak.

Barış Manço'yu gördük be oğlum var mı ötesi?"

Bunun üstüne koyun bir de Murat Yatağanbaba’nın sözünü: “Geçmiş kuşakları hep kıskandık. Onlar Atatürk’ü gördü, Karacaoğlan’ı, Dadaloğlu’nu, Yunus Emre’yi gördü. Bizden sonraki kuşaklar da bizi kıskanacak. Biz de Barış Manço’yu gördük.”

Benim çocukluk dönemime de gelse, bir gurur tablosu bu bence. Hani, doğumu 1920lerin sonu, 1930ların başı olan dedelerimize, ninelerimize sorarız ya “Atatürk’ü gördün mü?” diye. Sanırım ileride Barış Abi için de bize aynı şeyler sorulacak: “Sen Barış Manço’yu gördün mü?”

Son söz olarak Murat Yatağanbaba'nın şu sözü konuyla ilgili her şeyi özetliyor sanırım: Biz tuz-ekmek hakkı bilerek büyüdük.


Yatağanbaba İzmir Konferansı from Murat Yataganbaba on Vimeo.


Not: HBBA'da yayınlanan ilgili iki yazının yanı sıra Kurtalan Ekspres ile ilgili yazısını da okumanızı öneririm.
Not 2: Konu ile ilgili diğer yazım için buraya bakabiilirsiniz.

Bu da yazının bonusu olarak gelsin...

Timsah.com
İzleyin:




23 Ocak 2011 Pazar

Efsane Şarkı "Dönence"nin İlk Hâli

Bilenler bilir, Murat Yatağanbaba bu ülkede Barış Manço üzerine çok ciddi araştırmalar, çalışmalar yapan bir (belki de tek) yazardır ve kendisine de bu blogta sıklıkla yer vermişimdir. Çalışmalarını sitesinden takip edebilirsiniz...

Yatağanbaba, efsane sanatçı Barış Manço'nun efsane şarkısı Dönence'nin ilk hâlini sitesinde yayınlayarak önemli bir çalışmaya imza attı. Aslında, çok önceleri, 21 Kasım'da (Özel Sayı) ile 22 Kasım'da, e-gazete Dönence'de konuyla ilgili gerekli yayınları yaptı.

Lafı fazla uzatmayayım, Dönence'nin bestecileri Ahmet Güvenç, Nejat Tekdal ve Celal Güven'in yaptığı ilk Dönence kaydını aşağıdaki video'dan dinleyebilirsiniz... Bu kayıt için öncelikle, bu kaydı elinde bulunduran tek kişi olan ve paylaşan Nejat Tekdal'a, ardından da Murat Yatağanbaba'ya çok teşekkür ediyorum...


Nejad Tekdal: Dönence'nin ilk hali from Murat Yataganbaba on Vimeo.

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Bahadır Akkuzu’nun Vefatının 1. Yıldönümü

Ağabeyim, büyüğüm, dostum Yazar Murat Yatağanbaba, facebooktan "Abim, Bahadır Abi vefat edeli 1 yıl oldu... Yarın e-gazete "Dönence"de "Bahadır Akkuzu Özel Sayısı" yayınlayacağız, duygularını kısaca da olsa yazıver..." şeklindeki mesajını okuyunca zihnimden ve kalbimden geçenleri, duygularımı hemen yazıya döküp şu yanıtı vermiştim:

“Bahadır Akkuzu... Öleli bir sene olmuş. Daha dün gibi hatırlıyorum, senin e-postanla Bahadır Abinin ölüm haberini duyduğumda oluşan halimi. Öyle kalakalmıştım bilgisayarın başında ve gözümden ince bir yaş akmıştı. İnanmak istememiştim ama maalesef gelen haber gerçekti ve o artık yoktu, olmayacaktı. Hâlbuki daha 2-3 ay öncesinde birlikteydik. O dönem hem etkinliğin haberini hem de ölüm haberini www.deudkt.com'a koyduğumda yazdığım bir cümle vardı ve onu halen söylüyorum; "Bahadır abi tanışmaktan onur duyduğum nadir insanlardan birisiydi." Bu tür insanlarla bir daha tanışır mıyım bilmiyorum ama onunla tanışmak fırsatını verdiği için Allah'a ne kadar şükretsem azdır... Bahadır abiyle ilgili söylemek istediğim bir diğer konu da sigarası. O gün haddim olmayarak Bahadır abiye, "Abi çok içiyorsun sigarayı." demiştim, hatta Nagehan (Yüzüak) da katılmıştı bana. Bahadır abi de "bırakmak, en azından azaltmak istiyorum" demişti. Ah be abi, keşke az içseydin şu sigarayı, belki seni ölüme götüren rahatsızlığın olmayacaktı... Son olarak diyorum ki; ben Bahadır Abi'yi çok özledim :(“

Evet, ölüm haberini, o acı haberi Yatağanbaba vermişti bizlere. Gece yarısı bilgisayar başında oyalanırken aldığım bu haberle donmuştum. Hemen internette ve TV’de bu ölüm haberi ile ilgili haber aradım teyit için. Aslında aramamın sebebi teyit değildi, bu haberin yalan olması dileğiydi, umuduydu. Hem arıyor, hem de “inşallah bu haber doğru değildir, böyle bir habere rastlamam” ve hatta “inşallah ‘Bahadır Akkuzu’nun ölümüyle ilgili haberler yalandır, gerçek dışıdır.’şeklinde bir haberle karşılaşırım” diyordum ama kısa süre sonra hem internette hem de TV’de NTV’nin saat başı haberlerinde bu acı haber teyit edildi.


Peki, Bahadır Akkuzu ile ilgili bu hislerimin sebebi neydi? Ya da diğer bir deyişle, Bahadır Abi ile tanışıklığım nereden geliyordu? Anlatayım… 2006 Mayısında kurulduğunda kurucu başkanı olduğum ve ardından da Mayıs 2009’a kadar yani mezuniyetime kadar da başkanlığını yürüttüğüm Dokuz Eylül Üniversitesi Dil ve Kültür Topluluğu’nun düzenlediği bir etkinlikten geliyor. Topluluğun kuruluşundan itibaren hedeflerim(iz) arasındaydı “Barış Manço ile ilgili bir etkinlik yapmak”. Bunu da ancak 11 Mayıs 2009’da, üniversitenin Bahar Şenlikleri döneminde (şenliklerin ilk günü) gerçekleştirebildik. Barış Manço ilgili düzenleyeceğimiz söyleşide konuk olarak Barış Manço ile ilgili kitaplar yazan Yazar Murat Yatağanbaba ve Kurtalan Ekspres’in efsane isimlerinden Bahadır Akkuzu’yu davet etmek istiyorduk. Yatağanbaba ile görüşmelerimiz sonucu Bahadır Abi’nin iletişim bilgilerini almamızla birlikte kendisiyle görüşmeyi hem topluluk başkanı hem de etkinliğin bizatihi sorumlusu ve yöneticisi sıfatımla ben yaptım. İlk baştaki görüşmemizin ardından birkaç görüşme daha yaptık ve ardından kendisi konuğumuz oldu Murat Abi (Yatağanbaba) ile birlikte. Sanatçı kaprisi olmayan, sıcakkanlı, sevecen biriydi Bahadır Abi, adam gibi adamdı kendisi. TRT'nin bir program için randevu talebini söyleşi gerekçesiyle ertelemiş, söyleşi için İstanbul'dan kendi özel arabasıyla gelerek (gidiş-dönüş) yaklaşık 1200 km yol kat etmişti.

Konuklarımızın gelmesi (yolculuğu) ve ağırlanması konusunda büyük bir sıkıntı çıkarmıştı Dokuz Eylül Üniversitesi yönetimi, özellikle de Bahadır Abi’nin ulaşımı konusunda. Ancak onların bu ayıbını, her zaman teşekkür ettiğimiz ve hatta bu vesileyle tanıştığımız Buca’daki Yenigün Pide, Hakan Pide, vb. değerli ağabeylerimiz kapattılar. Üniversite hem ünlü bir isim ağırladığımız için, hem bahar şenliklerinde etkinlik yaptığımız için teşekkür ediyorlar hem de ilginçtir zorluk çıkartıyorlardı. Aslında şaşılacak bir durum değildi, hatta beklediğimiz bir durumdu. Çünkü bunlar hep yaşanan şeylerdi. Her zaman söylediğim ve hatta herkesçe söylenen bir söz vardı: “Üniversitenin desteğini geçtik, köstek olmasınlar yeter.” Yönetim, etkinlik günü ikişer adet çiçek ve teşekkür yazısı getirmekle sözde kendisini affettirdi, ağzımıza bir parmak bal çaldı ya da öyle sandı.


Neyse… Konu neydi, nerelere geldi… Vefatının ardından, özellikle yıldönümünde, acaba basın onu hatırladı mı diye baktım ama sonuç şaşırtmadı. Tam tersine, ölüm ve cenaze haberleri basında yer alınca şaşırmıştım. Zaten yaşarken biliniyor muydu ki ölünce hatırlansın. Etkinlikte, davet etmemize rağmen hiçbir basın kuruluşu ve temsilcisi gelmeyince Bahadır Abi hiç şaşırmamış ve hatta “onların eteklerini yukarıya çekenlerin peşinde koştuklarını” söylemişti. Vefatından sonra basında yer almadı dedim, Bahadır Abi’yi geçtim, Kemal Sunal, Barış Manço, vb. kültür hayatımızdaki dev isimler kaç defa haber oldu, hatırlandı, kaç defa anıldı. Hatta ellerinden gelse ve mecbur olmasalar, mecbur hissetmeseler Atatürk’ü bile anmayacaklar, hatırlamayacak ve unutturacaklar… Ama onların ayıbını Yatağanbaba kapattı. Bahadır Abi’nin vefat yıldönümü olan 6 Ağustos’ta, e-gazetesi Dönence’de, alışılmadık bir şekilde ve belki de ilk defa bir kişiye özel sayı çıkarttı. 6 Ağustos 2010 tarihli sayısında sadece ona yer verdi, sevenlerinin (naçizane şahsımın da) onunla ilgili duyguları yer aldı ve devam eden günlerde de Bahadır Abi ile ilgili haber ve yazılara yer verdi.


Bahadır Abi’yi vefatının yıldönümünde sevgi, rahmet özlem ve dualarla anıyoruz. Bahadır Abi’ye Allah’tan rahmet, yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı dileklerimi yineliyorum.

Not: Aslında bu yazı daha erken yayınlanacaktı. Vefat yıldönümü ile yazının yayın tarihine baktığımızda 15 günlük bir fark var. Yoğunluk, hastalık-rahatsızlık, vs. derken gecikti. Bu bakımdan özür dilerim.

Not 2: 12 Mart’tan itibaren, yani yaklaşık 5,5 aydan sonra, yazdığım ilk yazım bu. Hepinize tekrar merhaba…



12 Mart 2010 Cuma

Haberin Var mı?

Aslında uzun süredir yazacağım bir yazıydı bu ama bir süredir şahsî olarak yoğun olduğum için ancak fırsat bulabildim. Yoğunluğumun sebebi ise iş durumu. Çalıştığım işten dolayı gün içinde yoğun olmakla birlikte cumartesileri de çalışıyorum, dolayısıyla pek fırsatım olmuyor. Neyse, kısa kesip konuya geçeyim…

Site içinde yer alan yazılarımda zaman zaman vurgu yaptığım dostum Denizlili Yazar Murat Yatağanbaba, üzerinde çok uzun bir süre çalıştığı 11. kitabını tamamlayarak Ocak 2010’da yayınlamıştır. Yatağanbaba, önceki eserlerinde ve yaptığı çalışmalar ve yazılarında yoğunlukla yer verdiği gibi bu eserinde de kültür, dil ve siyasî konulara yer veriyor.

Yazar Murat Yatağanbaba’nın 11. kitabı olma özelliğini taşıyan ve Ocak 2010’da yayınlanan “Haberin Var mı?” isimli kitabı, yazarın “ortak yayın-ortak eser” olma özelliğini taşıyan ilk kitabı aynı zamanda. “Dindaşlarımız ve Irktaşlarımız” alt başlığını taşıyan kitap, Yazar Murat Yatağanbaba’nın ve Almanya’da yaşayan genç kardeşimiz Serdar Bayram’ın ortak çalışması. Bununla birlikte kitapta, genç kardeşimiz Türkolog Semih Çelik, müzisyen ve Türkolog Levent Yatağanbaba ve naçizane şahsımın da çalışması yer almaktadır.

Murat Yatağanbaba, kitabında Türk Dili ve Kültürü üzerine yaptığı çalışmalara ve konu ile ilgili olarak, yukarıda isimlerini zikrettiğim kişilerin çalışmalarına yer veriyor. Türklük, Türkçe, Kültür (Sinema, Müzik, vs.) konularında gerek yurt içinde ve gerekse de yurt dışında yapılan çalışma ve incelemelerine yer veren Yatağanbaba, olumsuz konu ve durumları eleştiriyor (örneğin Türkçe’nin İngilizce hâkimiyetine girmesi ile birlikte ortaya çıkan ve özellikle gençlerin kullandığı Türkçe-İngilizce kırması yeni dili eleştrmesi), bununla birlikte olumlu ve güzel konulara da yer vererek mutlu ediyor (örneğin yurt dışındaki Türklerin başarılarına yer vermesi). Devleti (Türkiye’yi) ve Diyanet’i de eleştiren Yatağanbaba, kitabında ayrıca, kendi deyimiyle “dilleri ve dinleri ılımlılaştırılan ve hatta asimile edilen” Doğu Türkistan’daki Uygur Türkleri, Azeri Türkleri, Avrupa’daki Türkler ve adını belki de ilk defa bu kitapta okuduğumuz ve duyduğumuz Urum Türkleri ve Şor Türklerinin yaşadıklarını, çektiği sıkıntıları, dinleri ve dilleri üzerindeki baskıları anlatıyor. 450 sayfalık kitabının 3’te 1’ini zikrettiğimiz Türklere ayıran ve amacının “Türklerin asimile olmasını önlemek” olarak açıklayan Yatağanbaba, bunun sebebini ve eleştirilere karşı verdiği cevapları ise kitabının önsözünde şu şekilde açıklıyor: “…bu ‘duruş’umuzdan ve ‘kan bağımızdan’ gelen bir haktır!” Ve ekliyor: “Biz dibimizdekilerin (Irak (Musul, Kerkük, Telafer, vs.) Türkmenleri, vs.) derdi ile de dertlendik ve mücadele ettik, çok uzaklardakilerin derdi ile de dertlenip mücadele ediyoruz... Yeni nesil ve hatta yaşıtlarım bile dünyada ‘Şor Türkleri’, ‘Urum Türkleri’ diye Türklerin olduğunu bu kitapla öğrenecekler ve belki de Türkiye içindeki kısır siyasî çekişmelerden başlarını kaldırıp Dünya’ya bakarak biraz daha ‘büyük’ düşüneceklerdir! Bu ‘öğrenme’ ve ‘düşünme’ ise ‘çok bereketli sonuçlar’ doğuracaktır!”

Son olarak ise yazar Murat Yatağanbaba’nın “Türk Dünyasına bir ‘yıldız’ gibi doğduğunu” belirttiği kitabını okumanızı öneririm. Hepimiz eleştiriyoruz, üzülüyoruz, iyi olmasını diliyoruz ama başımızı da devekuşu misali kuma gömüyor ve her şeyi başkasından bekliyoruz. Artık başımızı kumdan çıkartmamızın vakti gelmedi mi!!!

Not: Kitabı kendi sitesinden inceleyebilir ve sipariş verebilirsiniz. Bununla birlikte İzmir'de yaşayanlar benimle de bağlantıya geçebilirler.

Not 2: Yazarın Şubat 2010’da “Allah Hepinize Böyle Dönekliği Nasip Etsin” isimli Cem Karaca kitabı da yayınlandı. Diğer kitapları gibi kaliteli olduğundan şüphem yok. Ancak henüz elimde olmadığı için bir şey diyemiyorum.


12 Şubat 2010 Cuma

Uzakdoğu'dan 2 Film Birden: Dolls (2002) & Humming (2008)

Uzakdoğu Sineması son yıllarda büyük bir ivme kazandı, kendini çok geliştirdi. Başını Güney Kore, Japonya, Çin ve Hong Kong sinemalarının çektiği, bununla birlikte Tayland, vb. ülke sinemalarının oluşturduğu ve hayranları gün geçtikçe çoğalan Uzakdoğu sineması, günümüzde dünya sinema tekeli Hollywood (ABD) sinemasına rakip olarak görülüyor. Hollywood’un artık kısır bir döngü içinde olması, Uzakdoğu’nun kendini geliştirmesi ve filmlerinin kalitesi, Hollywood’un artık Uzakdoğu’yu taklide başlaması ve Uzakdoğu filmlerini kendilerine uyarlayarak yeniden yapmaya-yeni çevrime (sinema diliyle remake’e) yönelmesi bunda önemli bir etken. Uzakdoğu’dan 2 filme, ileride de kullanmayı düşündüğüm bir şekilde, aynı yazı içinde değinmeye çalışacağım…

1- Dolls (Bebekler, 2002)

beni sürükle,
belimden sana bağlanmış sonsuz sargılarım...
sürükle,
kiraz çiçekleri içinde...
aklım karanlıklara karışmış,
beni sürükle,
beni yeniden var et.

Dolls (Bebekler) filminin dosyasının içinden çıkan ve özünü anlatan bir şiir bu. 2002 yapımı bir Japon filmi olan Dolls, 3 ayrı aşk hikâyesini anlatıyor. “Birinci öykünün kahramanı düşük maaşlı bir çalışan olan Matsumoto, ikinci yaşlı bir Yakuza patronu olan Hiro’dur. Üçüncü kahraman ise bir zamanların ünlü popstarı Haruna.” (sinemalar.com)

IMDB’den 7.7, Sarangni’den de 7 puan alan Dolls filmi, Japon Bunraku Tiyatrosunun gösterisi ile başlıyor. Bu tiyatroyu, bizim kukla tiyatrosuna benzetebiliriz bir nevi. Yönetmen Takeshi Kitano, hüzünle örülmüş, ölmeyen aşk ve bağlılık üzerine kurduğu filminde Japon Bunraku Tiyatrosunun bebeklerinden esinleniyor. Film her ne kadar 3 aşk hikâyesini anlatsa da ana konuyu veya aşkı Matsumoto ile Sawako’nun aşkı oluşturuyor. Yönetmen diğer iki konuya değinirken de keskin geçişler yerine yumuşak geçişler yaparak konunun bütünlüğünü bozmuyor.

Matsumoto (Hidetoshi Nishijima) ile Sawaki (Miho Kanno) bir zamanlar büyük bir aşk yaşarken araya giren ebeveynleri ve çevreleri yüzünden ayrılıyorlar. Ebeveynlerinin baskısı ve başarı-kariyer ile aşkı arasında kalan Matsumoto trajik bir seçim yaparak sevgilisinden ayrılıyor. Matsumoto, patronunun kızı ile evlenecekken düğüne gelen Sawaki’nin arkadaşları vasıtasıyla Sawaki’nin hastanede olduğunu öğreniyor. Hastaneye vardığında ise Sawaki’nin aklını yitirdiği gerçeğiyle karşılaşıyor. Vicdan muhasebesi yapan ve aşkı Sawaki’yi bu durumda gören Matsumoto, Sawaki’yi hastaneden çıkartır. Birlikte yaşarlar. Ancak bir sorun vardır, Sawaki Matsumoto’yu tanımamakta ve hatta akıl yaşı küçük bir çocuğunkinden farksızdır. Aşkı ve vicdanı aklından, daha doğrusu para, kariyer, vs.’den ağır basan Matsumoto, Sawaki ile birlikte, kırmızı ipek bir urganla birbirlerine bağlı hâlde, yürüyerek Japonya’yı dolaşır. Fonda ise zaman zaman ikilinin eski mutlu hâllerini göstermeyi ihmal etmez yönetmen… Filmin ikinci hikâyesi ise yaşlı bir yakuza (Japon mafyası) patronu olan Hiro (Tatsuya Mihashi) ile Ryoko’nun (Chieko Matsubara) hikâyesidir. Hiro, yaklaşık otuz yıl önce yoksul bir fabrika işçisidir. Hiro ile Ryoko her cumartesi parkta buluşurlar ve Ryoko, Hiro’ya yemek getirir. Ancak Hiro, hayalleri, başarıya ulaşma ve çok para kazanma isteği yüzünden onu çok seven Ryoko’dan ayrılır. Ama Ryoko’nun aşkı daimidir, her cumartesi elinde yemekle parka gelir ve sevgilisini bekler. Yaşlanan Hiro, yaşlılığının ve biraz da vicdan azabının getirdiği bir durumla parka gider. Zira eskiden buluştukları park onu çekmektedir. Ryoko ise yaşlanmasına rağmen, gerekli bakımını ve makyajını yaparak, elinde yemek ile parka gelir ve sevgilisini bekler. Hiro parka geldiğinde ise Ryoko onu tanımaz. Bu ilk hikâye ile benzerlik gösterse de bana “Leyla ile Mecnun” hikâyesini hatırlattı, hani Mecnun çöldeyken Leyla geldiğinde “benim aradığım ve sevdiğim Leyla sen değilsin” demesini. Hiro, mahcup şekilde Ryoko’nun yanına gelir ama mahcubiyetten kendini tanıtmaz. Ryoko ise artık sevdiği Hiro’dan ümidini kesmiş bir şekilde, kavuştuğu ama tanımadığı, yabancı sandığı Hiro ile getirdiği yemeği paylaşır. Bu önemlidir çünkü Ryoko o güne ve ana kadar yemeğini kimseyle paylaşmaz, hatta parkta oturduğu bankta, sevgilisinin geleceğini söyleyerek, yanına kimseyi oturtmaz… Üçüncü hikâye ise pop yıldızı Haruna Yamaguchi’nin (Kyôko Fukada) hikâyesi. Haruna, kısa bir süre öncesine kadar TV şovları ve imza günlerinin dünyasında yaşayan, herkesin hayran olduğu başarılı bir pop yıldızıdır. Geçirdiği bir kaza onun hayatını değiştirir. Kısa süre öncesine kadar onun yanında olan herkes, “düşenin dostu olmaz” misali ondan uzaklaşmıştır. Üstüne bir gözünü de kaybetmesi cabası. Onun büyük bir hayranı olan, karayolu işçisi Nukui için ise aşkını kanıtlamanın tam zamanıdır. Haruna’nın bir gözünü kaybetmesinin getirdiği büyük acı Nukui’ye iki göze patlar. Haruna için Nukui iki gözünü kaybeder. Artık deniz kıyısında günlerini geçiren ve kimseyi görmek istemeyen Haruna’nın yanına gelen Nukui, Haruna’ya olan aşkını ve bağlılığını ispatlar. Bu hüzünlü hikâyede artık Haruna’nın yanında olan ve konuştuğu tek kişi Nukui’dir…

Yönetmen Takeshi Kitano’nun kalp kırıklıklarıyla dolu, hüzünlü bir fonda iç içe geçen 3 aşk hikâyesini anlattığı Dolls filmi, izleyenlerce başyapıt olarak değerlendiriliyor. Film, Türk sinemasında da son zamanlarda giderek artan bir tür olan sanat filmi. Diyaloğun az olmasına rağmen oyuncuların gözlerinde, mimiklerinde ve hareketlerinde aşkın, hüznün ve hikâyelerin anlatıldığı bir film Dolls. Film sade ancak renkler ve görüntüler güzel, yer yer kartpostal tadında…

2- Humming (A Lovers Concerto – Âşıklar Konçertosu, 2008)

Uzakdoğu sinemasından ikinci filmimiz 2008 yapımı bir Güney Kore filmi olan Humming ya da Türkçesi ile Âşıklar Konçertosu filmi. Film, Dolls filmindeki gibi hüzünlü ve duygusal bir aşk hikâyesini anlatıyor.

“Jun-seo, Mi-yeon ile yaşamakta olduğu ilişkiden yorulmuş ve biraz yalnız kalmak için yollar aramaktadır. Mi-yeon ise harıl harıl beraberliklerinin 2000. gününü kutlamaya hazırlanmaktadır. Bu sırada Mi-yeong bir trafik kazası geçirir ve komaya girer. Ertesi sabah hiçbir şey olmamış gibi sevgilisini ziyaret ettiğinde Jun-seo'nun bu kazadan henüz haberi yoktur. Önce kazaya inanmak istemese de hastanede yatan Mi-yeon'u kendi gözleri ile gördükten sonra yaşadığının bir rüya olabileceğinden şüphe duymaya başlar.” (Sarangni)

Yönetmen Dae-yeong Park, Humming’te işlediği aşk öyküsünü, hüzün ve pişmanlıkla birlikte harmanlayarak anlatıyor. Hikâyenin ana kahramanları olan Jun-seo (Cheon-hee Lee) ile Mi-yeon (Ji-hye Han), birlikteliklerinin 2000. gününe yaklaşmaktadır. Her kadın gibi Mi-yeon da özel günlere önem verir ve bu günü kutlamak ister. Sevgilisini çok seven ve aşkına sadık Mi-yeon’un aksine Jun-seo ise artık bu ilişkiden sıkılmıştır. Bu ilişkiyi bitirmek ister ama Mi-yeon onu bırakmaz. İyice bunalan Jun-seo, üniversitede gördüğü bir ilana başvurarak bilimsel bir araştırma için Güney Kutbu’na gitmeyi planlar. Aslında amacı bilim değil, Mi-yeon’dan ayrılmak ve ondan kurtulmak, bununla birlikte onun da kendisini unutmasını sağlamaktır. Büyük umutlarla bu planından bahseden Jun-seo, Mi-yeon’dan umulmadık bir cevap alır, Mi-yeon onu bekleyecektir dönene kadar. Aşkından dolayı Jun-seo’nun tavırlarını, davranışlarını ve sözlerini, kısaca ayrılık isteğini fark etmez Mi-yeon, lakin onları dışarıdan izleyen ve taraflardan biri olarak değil de üçüncü bir taraf veya şahıs olarak daha sağlıklı gözlem yapan Mi-yeon’un arkadaşı, Jun-seo’nun durumunu açıklar ama gene de dinletemez Mi-yeon’a. Mi-yeon ise sevdiği insanla radyo dalgaları ile haberleşebilmek için hazırlanan düzeneği Jun-seo’nun evine getirirken kaza geçirir ve hastaneye kaldırılır. Olaydan haberi olmayan Jun-seo ise sabah eve gelen sevgilisini tersler. Ancak bir gerçek vardır, Mi-yeon ona gelmemiştir aslında, kaza geçirdiğinden dolayı hastanededir ve durumu hiç iyi değildir, hatta daha sonra bitkisel hayata girer. “Hangisi gerçek yoksa sabahki bir rüya mıydı?” diye düşünmeye başlayan Jun-seo için işler içinden çıkılmaz noktaya gelir. Halbuki kazadan sonraki sabah Mi-yeon’un getirdiği düzenek evdedir, takvime işaretlemiştir 2000. günü ve o durmaktadır, eve gelmek için kullandığı bisiklet sağlam ve evin önündedir. Bu işaretlere bakarak Mi-yeon’un onu ziyarete geldiğini düşünür ve inanmak ister Jun-seo, çıldırır adeta. Ancak gerçek, acı yüzüyle kendini göstermekte gecikmez. Artık Jun-seo için yapılacak iş, önce Mi-yeon’un iyileşmesi için çabalamak, ardından da onun hayallerini yaşatarak ruhunun huzur bulmasını sağlamaktır. Çünkü büyük bir üzüntü ve vicdan azabı duyar, zira Mi-yeon onun yüzünden kaza geçirmiştir ve şimdi bu hâldedir, ölüm-kalım savaşı vermektedir.

Yönetmen Dae-yeong Park, giderek tek taraflı ve platonik hâle dönüşmeye başlayan aşkı anlattığı öyküsünü, hüzün, pişmanlık, vicdan azabı ile birlikte harmanlayarak anlatıyor. Özellikle duygusal ve hüzünlü öykülerle kendine önemli bir yer edinen Güney Kore sinemasının önemli bir örneği Humming. Filmin belki de en hüzünlü yanı, 2000. günde, Jun-seo’nun, Mi-yeon’un buluşmak ve geçirmek istediği yere tam saatinde vararak Mi-yeon’un ruhuyla buluştuğu sahnedir… Aslında yönetmen hüzünle döşese de filmini, az da olsa insanı gülümseten sahneler mevcut. Belki de bunların en önemlisi Mi-yeon’un oynadığı zarf oyunu. Burada Mi-yeon, anlatmak istediği şeyi küçük kağıtlara yazarak ve zarfların içine koyarak değişik yerlere koyuyor ve mesajın devamı için “falanca yerde falan kısımdaki zarfta, devamı için falanca yerde falanca kısımdaki zarfta” şeklinde devam ediyor. İzleyiciyi gülümsetse de zarflar uzadıkça, karşıdaki kişinin yerine koyarak kızdırmıyor ve sinirlendirmiyor da değil hani…

Filmle ilgili son olarak şunu belirtmek istiyorum; sarangni’den 7.9 puan alan Humming filmi şaşırtıcı bir şekilde imdb’de yer almıyor. Bu da filmle ilgili ilginç bir not.


ShareThis

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...