14 Mart 2011 Pazartesi

Yazar Murat Yatağanbaba ile Söyleşi (2. Bölüm)

Yazar Murat Yatağanbaba ile, yayınladığı "Türk Kültürü'nün Karbon Kağıdı Barış Manço" isimli kitabı üzerinden Barış Manço üzerine söyleşimize, 2. bölümde devam ediyoruz:


- 6 Ağustos 2009'da vefat eden Kurtalan Ekspres'in efsane ismi Bahadır Akkuzu'nun anısına... - 

2. Bölüm: "Barış Manço gibi ben de siyasetten anlamıyorum, nefret ediyorum, tiksiniyorum!"

Siz, kitabınızda Barış Manço’nun 20 gün gibi çok kısa bir süre alan siyaset macerasını ve onun belediye başkanlığı, bakanlık ve hatta cumhurbaşkanlığı konusundaki isteklerini anlatmışsınız. Ancak yine aynı bölümde Barış Manço’nun “ben politikadan anlamam, öğrenmek de istemiyorum!” gibi bir sözüne yer vermişsiniz. Burada bir çelişki yok mu? Bu konuyu açıklar mısınız?

Barış Manço’nun “siyasette yapmak isteyip de yapamadıklarını” ben yapıyorum. Sen Yatağanbaba’nın “siyasete girmesine rağmen” mevcut siyasete bulaştığını veya mevcut siyasi anlayışa göre davrandığını gördün mü? Ben de siyasetten anlamıyorum, nefret ediyorum, tiksiniyorum. Fakat ben siyasete girdim diye “siyasete uymayacağım”, siyaset bana uyacak! Siyasetin bu kötü imajının kalkması siyasetin / siyasi zihniyetin değişmesine bağlıdır. Bu bir devrim ister. Bu devrimi yapacak olanlar da, siyasete giren “ne oldukları belli” adamların bu duruşlarını siyasette de korumasına bağlıdır. Öbür türlü “siyasi zihniyette devrim” olmaz, “duruşu belli” adamlar da bu siyaset çarkında yavşaklaşır, heba olur giderler. “Siyaset girip şunu şunu yapmak istiyorum ama siyasetten anlamam, öğrenmek de istemem” sözünün anlamı budur.

Barış Manço’nun “Milli Eğitim Bakanlığı” ve “Kültür Bakanlığı”nın birleştirilmesini istediğini belirtmişsiniz. Neden böyle bir birleştirmeyi istemiştir Barış Manço?

Barış Manço bu birleştirmeleri, kitabımda belirttiğim gibi hep yapıyordu. “Zekeriya Sofrası” ile “Halil İbrahim Bereketi”ni birleştirip “Halil İbrahim Sofrası”nı ortaya çıkardı. “Lahmacun” ile “Hamburger”i birleştirip “Lahburger”i ortaya çıkardı. Verdiği mesaj “bunların amaçları birbirine yakın ve ortak çok özellikleri var” ya da “bölünüp – parçalandıkça rüzgârı / gücü yakalayamayız, birlik – beraberlik lâzımdır” mesajı olabilir.

Bir yazınızda, Barış Manço’nun “Türkler vahşidir, barbardır…” diyen bir Fransız’a ağzının payını verdiğini belirtmişsiniz. Barış Manço’nun, kendi tabiriyle “başında 8 şımarık Avrupa ülkesinin bulunduğu” AB’ye girme taraftarı olmadığını ve Afrika’nın bize ağabey gözüyle baktığı konusundaki düşüncelerini aktarmışsınız. Neden böyle bir düşüncedeydi? Bunu biraz açar mısınız?

Türk Milleti, yıllardan beri Avrupa Birliği’nin kapısında (Avrupalıların çizdiği karikatürde kulübeye giremeyen köpek gibi) bekletile bekletile “aşağılık kompleksine / duygusuna” kapıldı. Ve şu aşağılık söylem bu millete ezberletildi: ABD ve AB isterse biz adam oluruz, yoksa olamayız, onlar istemezse bir şey yapamayız.

Bu kahpe söyleme inat, Barış Manço çıktı ve dedi ki: Bunlar 8 şımarık Avrupa Ülkesi’nin dayatmaları. Dünya bu 8 ülkeden ibaret değil, bunun Türkî Cumhuriyetleri var, Afrikası var… Bu tespit doğrudur bence de ama eksiktir. Ben “Mutluluğun Yolu AB ve ABD’den değil, Bakara 177’den geçiyor” adlı makalemde de belirttiğim gibi, Türkiye’nin Amerika ve Avrupa Birliği’ne mahkûm olmadığı gibi, Avrasya Birliği’ne ve Afrika Birliği’ne de mahkûm olmadığını düşünüyorum. Çünkü bu mahkûmiyet bir “sığıntılık”tır! “Siyaset Peygamber Mesleğidir / Amerika Kâbe’nin Üstünde Dansöz Oynatacak” kitabımın Önsöz’ü ve Sonsözü’nde belirttiğim gibi, “Türkiye Sığıntı Değildir!” Türkiye bu kafayla ister Doğu’ya yüzünü dönsün / girsin, ister Batı’ya, asla ve asla mutlu olamaz. Batı’yı bırakıp Doğu’ya ve Güney’e girse, bu sefer de Doğu ve Güney sömürür, değişen bir şey olmaz. O bakımdan Türkiye ilk önce “kendisi” adam olacak. Ekonomisini güçlendirecek, ondan sonra nereye girerse girecek… Ekonomi’nin düzelmesinin yolu da, bu ülkenin nimetlerini / imkânlarını bu ülkenin çocuklarının kullanmasından geçer. Bunun gerçekleşmesi için de, yarı deli bir iktidar lâzımdır, o delikanlı iktidara talip olan da benim partimdir. “Bizden / Türklerden bir şey olmaz” diyenlerin ben damarlarında 4000–5000 yıllık asil kanı taşıdığına inanmıyorum. Bu lakırdıyı savunanların kanına tarihin bir döneminde bir yabancının suyu karışmış olmalı! 5000 yıllık esaret tanımayan bir dölden / genden gelen bir ırka mensup bir insan “bizden bir şey olmaz” diyemez, genleri / geçmişi buna izin vermez. Bu Milletin Anaları, rahimlerine kilit vurmadı, Anadolu’nun dört bir tarafında aslan gibi vatan evlatları çırpınıyor ama çoğunluk sessiz kalıyor. Bu üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi duran Türk Gençliğini tahrik edip duruma el koymalarını sağlamak lazım.

Ben bu konuda Barış Manço’dan biraz farklı düşünüyorum. Tamam, “AB’ye yağcılık yapıp durmayalım” ama “onları bırakıp Doğu’ya ve Afrika’ya yönelelim” düşüncesi de bence kesin çözüm değil. Kesin çözüm benim dediğimdir: Kendimiz, kendi kendimize -işin icabını yapıp- adam olacağız.


Onun hayattayken en çok sevildiği ülkelerden birisi Japonya’ydı. Hatta ölümünde Japonlar en az bizim kadar üzülmüştü. Japonlar ile Barış Manço arasındaki bu bağ neydi? Bu sevginin sebebi neydi?

Japonlar, “diğer milletler / ülkeler bizim hakkımızda ne düşünüyorlar” diye merak eden bir toplum. Çok da gururlular. Vatandaşı mağdur olduğunda –ben doğru bulmuyorum ama- yöneticiler bunu gururuna yediremeyip harakiri / kılıcı karnına sokup intihar ediyor. Barış Manço diğer televizyoncular gibi Japonya’nın çöplüklerini, fuhuşunu, arka sokaklarını değil de, güzelliklerini ekrana getirince çok sevindiler ve sahiplendiler. Sebep bu. Gerisi / ondan sonraki gelişmeler tamamen Barış Manço’nun kendi karizması / insanlarla diyalogunun sonucu gelişti. 


Devam edecek...


7 Mart 2011 Pazartesi

Yazar Murat Yatağanbaba ile Söyleşi (1. Bölüm)

Bir dönem temsilciliğini yürüttüğüm İzmir merkezli Yel Dergisi'nin 4. sayısı (Ocak-Şubat 2007) için Barış Manço üzerine bir yazı hazırlamış ve bununla birlikte Barış Manço üzerine araştırmalar yapan ve bu konuda iki kitabı bulunan (bu söyleşi yapıldığında henüz ikincisi çıkmamıştı) Yazar Murat Yatağanbaba ile Türk Kültürü'nün Karbon Kağıdı Barış Manço Destanı isimli kitabı üzerinden Barış Manço üzerine söyleşi yapmıştım. Tabiî yazım yerine söyleşim yayınlanmıştı. (İlgili yazımı ve ayrıntıları buradan okuyabilirsiniz.) Bu söyleşim ayrıca Yatağanbaba'nın Ekmeğimizi de Gözyaşımızı da (Murat Yatağanbaba, Yatağanbaba Kitap, Haziran 2008) isimli kitabında da yayınlandı. Her iki yerde de söyleşi kısmen eksik yayınlandı. Zira yayına hazırlanırken bazı kısımlar kısaltılmak, çıkartılmak zorunda kaldı. Burada yapılan söyleşinin tamamını yayınlayacağım... Söyleşiye geçmeden şunu göz önünde bulundurmanızı rica edeceğim, söyleşi 2007'nin Ocak ayında yapıldı ve söyleşi yapıldığında yazarın ilgili kitabı yayınlanmıştı en son. (Tüm kitaplarının listesi için...)

Söyleşi uzun olduğu için (5 word sayfası) 3 parça hâlinde yayınlayacağım...


- 6 Ağustos 2009'da vefat eden Kurtalan Ekspres'in efsane ismi Bahadır Akkuzu'nun anısına... - 

1. Bölüm: "Barış Manço gibi çalışmak, yaşamak ve ölmek için Allah'a yalvarıyorum!"

Neden Barış Manço?

Ben “nezaketi” ve “asaleti” onda gördüm. Ülkemize hizmet konusunda bütün siyasetçilerden çok daha fazla çalışmıştır. Aldığı her nefesin hakkını vererek bu dünyadan ayrılmıştır. Barış Manço Türk Milleti’nin Büyük Evlâdı’dır… Vefatından kısa bir süre önce Konya Belediyesi’nin düzenlediği ve 80.000 kişinin katıldığı Stadyum Konseri’ni düzenleyen Belediye Görevlisi şöyle demişti: “Ben Barış Manço gibi çalışmak, Barış Manço gibi yaşamak ve Barış Manço gibi ölmek için Allah’a yalvarıyorum!”… Bu sözlerin altına ben de imzamı atıyorum. Barış Manço demek “çalışmak” demek… Ülkemi sevdiğim için Barış Manço…

Kitabınızın ismini “Türk Kültürünün Karbon Kâğıdı Barış Manço Destanı” koymuşsunuz. Neden?

Tacmahal.org sitesinin yayınladığı “Barış Manço Üniversitesi / İman ve Gözyaşı” adlı makalemde de belirttiğim gibi, 1980’den sonra dünyaya gelen bütün Türk Çocukları, öğrendikleri atasözleri ve deyimlerin % 90’ını ilk kez Barış Manço’nun şarkılarında duydu / öğrendi… O makalemde adını verdiğim bir Üniversite’nin araştırmasına göre 60 şarkısında 200’den fazla atasözü ve deyim bulunmuş… Barış Manço kültürümüze elini daldırıp daldırıp oradan çıkardıklarını kendi dönemine aktarıyordu… “Karbon Kâğıdı” benzetmesi oradan geliyor. Barış Manço Türk Kültürü’nün Karbon Kâğıdı’dır… Bu konuda destan yazmıştır. Günümüzde yaşayan Türk Gençleri, Barış Manço’nun şarkı sözlerini incelerlerse “kendi kültürlerine / benliklerine” kestirme yoldan ulaşacaklardır…

Neden böyle bir kitap yazma gereği duydunuz?

Barış Manço’nun bütün Türk Milleti’nin üstünde hakkı olduğu gibi, benim de üstümde hakkı var. Ona olan borcumu ödemek için bir şeyler yapmam gerekiyordu. Bugüne kadar hakkında yazılan kitaplar genelde magazin ağırlıklı olunca bir boşluk hissettim. O boşluğun doldurulması gerekiyordu. Neticede 150 hafta süren bir çalışma ile Barış Manço konusundaki birikimlerimin bir bölümünü adı geçen kitabımda topladım. Bir de şunu açıkça itiraf etmek lâzım: Benim yazdığım Barış Manço kitabını, eşi de yazamazdı, kardeşler de yazamazdı, oğulları da yazamazdı. Orkestrası Kurtalan Ekspres de yazamazdı. Onlar Barış Manço hakkında bir kitap yazsalar, hatıralarını anlatırlar netice itibariyle… Benimkisi, “bilimsel bir araştırma” ve alanında dünyada tek!

Şu anda Barış Manço’nun ismi neredeyse unutulmuş durumda. Sizce bunun sebepleri nelerdir? Bununla birlikte ne yapılabilir/ne yapılmalıdır?

Barış Manço’yu “unutanlar”, gene aynı tayfadır! Yani aracılık yapan basın kuruluşları. Onlar ölmezden iki yıl önce onunla ilgili program / haber yapmışlardı en son. Şimdi gene ilgilenmiyorlar. Çünkü Barış Manço onlar için bir “reyting” unsuru olmadı. Türkiye’de etkili olan basının neredeyse tamamı bu “reyting putu”na tapıyor şu anda… Onlara Barış Manço gibi biri değil, baldırını-bacağını açacak, kavga edecek tipler lâzım. Sebep bu! Fakat millet asla unutmamıştır. Ocak ve Şubat aylarında Türkiye’nin dört bir yanında anma konserleri düzenleniyor. Fakat genel basın bunu da haber yapmıyor. Milletimiz basının keyfini beklemeden ne yapabiliyorsa onu yapmalıdır. Hakkında yeni kitaplar yazılsın, makaleler yazılsın, hayranları radyolarda onun şarkılarını istek yapsın. Herkes kendisi bir şeyler yapacak, başkalarından beklerlerse daha çok beklerler…

Sizce şu anda Barış Manço’nun izini taşıyan ya da veliahdı diyebileceğimiz bir isim var mı?  (Varsa kim ve neden? Yoksa neden?)

Asla yok! Sebebi basit! Barış Manço’nun mirasına hak kazanmak için, en az onun kadar bu işin çilesini çekmek lâzım. Hani halk arasında bir deyim var: “Daha on fırın ekmek yemen lâzım” diye… İyi güzel de Türkiye’de “o fırın” yok!!! Çok başarılı genç sanatçılarımız var ama onları Barış Manço ile kıyaslamak veya veliahdı göstermek iyilik değil kötülük oluyor, çünkü Barış Manço’nun adının altında eziliyorlar.

Devam edecek...
Yazar Murat Yatağanbaba ile Söyleşi (3. - Son - Bölüm)

26 Şubat 2011 Cumartesi

ZAMANA KARŞI-Kazdağı Koşuburnu Türkmenleri Belgeseli

Sayın Servet Somuncuoğlu’ndan yeni bir belgesel daha. Bu belgeselde Yanyatır Ocağı’na (Ocağın Pirinin türbesi Ceyhan’ın Durhasan Dede köyünde olup, köy adını Durhasan Dede’den almıştır.) bağlı Türkmenlerin zamana karşı direnen kültürel hayatlarından örnekler göreceksiniz.

Söylenceye göre Fatih Sultan zamanında Çukurova’dan göç ettirilerek Kazdağı bölgesine yerleştirilen Tahtacıların kültürel hayatlarını izlenirken, adeta Türk tarihin derinliklerinde bir gezintiye çıkmış olacaksınız.


Kazdağı çevresinde yaşayan Türkmenler, her zaman ilgi çekici olmuşlardır. Onların gizemli dünyasına bugüne kadar sadece dışarıdan yapılan gözlem ve tespitlerle ulaşılmıştır. TRT belgesel yönetmeni ve Atlas dergisi fotoğrafçı-yazarlarından Servet Somuncuoğlu, “Zamana Karşı – Kazdağı Koşuburnu Türkmenleri” belgeseli ile yüzyıllardır saklanan sır kapısından içeri girdi. 10 – 17 – 24 Mart, saat 21.00’de TRT Belgesel kanalında yayınlanacak belgesel bir ilki ekranlara taşıyor olması açısından çok iddialı.

Her yıl 6-7-8 Mayıs’ta kutlanan Hıdrellez törenleri belgeselin ana temasını oluşturuyor. Buna bağlı Kazdağı ve çevresinde, bugüne kadar sadece yöre insanlarının bildiği eski Türkmen mezarlıklarında yer alan damgalı mezar taşlarına yer veriliyor.

Kazdağı çevresinde Balıkesir Edremit ilçesi, Çanakkale merkez ve Bayramiç, Ezine, Ayvacık ilçelerine bağlı olmak üzere yirmi dokuz Tahtacı köyü var. Üç gün süren Hıdrellez Kutlamaları çekimleri Bayramiç’in Koşuburnu Köyü’nde gerçekleştirildi. İki yıl devam eden araştırma ve çalışmalardan sonra ortaya çıkan belgeselde yer alan kutlamalar ilk kez kamuoyu ile paylaşılacak.

Yapımcı ve Yönetmenliğini Servet Somuncunoğlu’nun yaptığı belgeselde, Koordinasyonu Sinan Yaka sağladı. Görüntü Yönetmeni Ahmet Veysel Baban, çekimleri kameraman Kamber Koytaviloğlu ile birlikte yaptı. Kurguyu Şerife Erdoğan ve Kartal Uzun gerçekleştirdi. Seslendirmesini Harun Yöndem, Müzik yönetmenliğini Cengiz Özkan, müzik düzenlemesini Engin Arslan’ın yaptığı belgeselde Yasin Cemal Galata yapım – yönetim yardımcısı olarak görev aldı.

Danışman olarak çekimlere kartılan Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Prof. Dr. Ahmet Taşağıl, Prof. Dr. Musa Taşdelen, Doç. Dr. Muharrem Kaya, Dr. Mustafa Aksoy, Öğr. Gör. Hasan Çakıcı ve araştırmacı Yakup Yesari Gökçe akademik katkıda bulundular.

Dr. Mustafa Aksoy

Kaynak: HaberAkademi ve TDTKB


18 Şubat 2011 Cuma

İstiklal Marşı'nı Kim Yazdı?

Star Haber muhabiri Osman Terkan Taksim Meydanı'nda halka soruyor: "Milli marşımızı biliyor musunuz? Kim yazdı biliyor musunuz? İlk mısrasını söyler misiniz?" Yanıtlarsa trajikomik denecek cinsten. Gülüyoruz ağlanacak hâlimize hesabı... Yazık!!! Bu adamlar bir de seçimlerde oy kullanıp "iradelerini" yansıtıyorlar!!!

Bu arada görüntüde "mi" soru ekini bitişik yazan şahsiyete de özel olarak saygılarımı sunuyorum!..

Video için Alkışlarla Yaşıyorum'a teşekkürler...



Not: Bu yazı/video eşzamanlı olarak Bahçe Duvarı'nda da yayınlanmıştır...


16 Şubat 2011 Çarşamba

Barış Abi ve 12. Yıl

Geçenlerde internette gezerken, firefox’umun "yer imleri" kısmına kaydettiğim sitelere bakarken HBBA’yı gördüm. Uzun süredir girmediğimi fark edince "bakalım neler var HBBA’da" diye girdim. Sitede gezinirken, birkaç gün önce yazılmış "Barış’sız Büyümek" başlıklı yazısını okudum. Yazı, Barış Manço’nun 12. ölüm yıldönümü üzerine yazılmış bir yazıydı. Bu yazıyı okuyunca biraz utandım açıkçası. Zira, ölüm yıldönümü gelmiş ve geçmiş ama maalesef ben unutmuşum, fark etmemişim, konuyla ilgili yazı yazmamışım.

Belki birileri gene "bırakın artık bu işleri", "bırakın bu ölmüş-gitmiş adamı" gibi laflar edecekler, onun cimriliğinden bahsedecekler. Hatta bu lafları edenler, müzikte, basında saygın isimler. Misal, Yazar Murat Yatağanbaba 6 Şubat 2010 tarihinde Darıca-Kocaeli’de “Tük Kültürü’nün Karbon Kağıdı Barış Manço” isimli konferansta konuştu. Ardından konuyla ilgili olarak bazı müzisyenlere ve gazetecilere haber metni gönderdi. Gelen cevaplardan bazıları şu şekildeydi:

Hasan Cihat Örter (Müzisyen): Bırakın ölülere ağıt yakmayı!!!


Aykut Işıklar (Gazeteci): Bana bir tane çocuk getirin de 'beni Barış Manço amca okuttu, bana defter aldı' desin. Veya bir çocuk çorap aldı desin. Rahmetlinin ne kadar cimri olduğunu da bilmezsiniz. Bu yüzden bırakın bu bitmiş gitmiş efsaneleri de yeni yeteneklere katkı sağlamaya çalışın. Gazetede okuduğunuz yalan haberler ile Barış Manço yu anlatmak hiçbir işe yaramaz.

E yuh yani ne diyeyim ben bunlara… Halbuki HBBA, Şubat 2009’da yazdığı Barış’la Büyümek başlıklı yazısında ne güzel diyor:

"Dünyayı Acun'la değil Barış Abi'yle gezdik biz. Adam olacak çocukları izleyerek büyüdük. Özlüyoruz be abi seni.... (Aslında bu söz HBBA’ya ait değil. Trevanian’a ait ve bunu HBBA yazısında kullanıyor.)

Şimdilerde gençler Demet Akalın'la Bebek'te üç beş tur atmanın hayalini kurarken olmadı bi de sinema yaparken, biz Barış ağbimizle çoktan Nepal'i Hindistan'ı gezmişiz de haberimiz yokmuş…


Öyle şanslıymışız ki iki uyduruk İngilizce söz yazıp, "beni dünya tanıyor" diyen adamlarla değil, Barış ağbimizin ellerinde Türk bayrağı sallayan Japonlarla konserlerini izleyerek, İngilizce şarkı işte böyle yapılır diyerek ders verdiği Little Darlin' , Nick the Chopper plaklarını dinleyerek büyümüşüz…"


Arkasından Şubat 2011’de yazdığı Barış’sız Büyümek başlıklı yazısında da şöyle devam ediyor:

"Barış'sız geçiyor şimdi bir neslin çocukluğu.

Barış Ağbimiz her birimizi hiç ayırt etmeksizin "Adam Olacak Çocuk" ilan ederken; bugün çocuklar önlerine 3 tane buton koymuş jüriler tarafından daaaaat! sesiyle "yetenek siz" ilan ediliyor.


Biz cırtlak sesimizle bile Barış Ağbimiz'den 10 puan alırken, bugünkü çocuklar büyük adam gibi şarkılar söyleyip, koca kadınlar gibi makyaj yaptırılıp sms dilendiriliyor. Kızlara kendini öptürüp "Bu eteği kaç paraya aldın" diyen Acun'la değil, dünyanın en güzel yerlerini biz gitmişiz gibi bize anlatan Barış Ağbimizle gezdik be dünyayı.

İnternette hayranları bir tık uzağındayken "Benimle böyle konuşamazsın, haddini bil" diyen meşhurlarla değil, her hafta bize hala hatrımızda olan "Barış Manço Moda, 81300, İstanbul" diye evinin adresini veren Barış Ağbimiz'le büyüdük be daha ne.

Herkesi özledik de Barış'la büyümeyi ayrı özledik.

Çok şeyi özledik de Barış'la büyümeyi aynı özledik."

Aslında hepsi güzel de şu cümleleri olaya damgasını vuruyor ve tüm bu hüzünlere rağmen insana hafiften gurur da veriyor:

"Biz çok şanslıydık be. Valla bak.

Barış Manço'yu gördük be oğlum var mı ötesi?"

Bunun üstüne koyun bir de Murat Yatağanbaba’nın sözünü: “Geçmiş kuşakları hep kıskandık. Onlar Atatürk’ü gördü, Karacaoğlan’ı, Dadaloğlu’nu, Yunus Emre’yi gördü. Bizden sonraki kuşaklar da bizi kıskanacak. Biz de Barış Manço’yu gördük.”

Benim çocukluk dönemime de gelse, bir gurur tablosu bu bence. Hani, doğumu 1920lerin sonu, 1930ların başı olan dedelerimize, ninelerimize sorarız ya “Atatürk’ü gördün mü?” diye. Sanırım ileride Barış Abi için de bize aynı şeyler sorulacak: “Sen Barış Manço’yu gördün mü?”

Son söz olarak Murat Yatağanbaba'nın şu sözü konuyla ilgili her şeyi özetliyor sanırım: Biz tuz-ekmek hakkı bilerek büyüdük.


Yatağanbaba İzmir Konferansı from Murat Yataganbaba on Vimeo.


Not: HBBA'da yayınlanan ilgili iki yazının yanı sıra Kurtalan Ekspres ile ilgili yazısını da okumanızı öneririm.
Not 2: Konu ile ilgili diğer yazım için buraya bakabiilirsiniz.

Bu da yazının bonusu olarak gelsin...

Timsah.com
İzleyin:




23 Ocak 2011 Pazar

Efsane Şarkı "Dönence"nin İlk Hâli

Bilenler bilir, Murat Yatağanbaba bu ülkede Barış Manço üzerine çok ciddi araştırmalar, çalışmalar yapan bir (belki de tek) yazardır ve kendisine de bu blogta sıklıkla yer vermişimdir. Çalışmalarını sitesinden takip edebilirsiniz...

Yatağanbaba, efsane sanatçı Barış Manço'nun efsane şarkısı Dönence'nin ilk hâlini sitesinde yayınlayarak önemli bir çalışmaya imza attı. Aslında, çok önceleri, 21 Kasım'da (Özel Sayı) ile 22 Kasım'da, e-gazete Dönence'de konuyla ilgili gerekli yayınları yaptı.

Lafı fazla uzatmayayım, Dönence'nin bestecileri Ahmet Güvenç, Nejat Tekdal ve Celal Güven'in yaptığı ilk Dönence kaydını aşağıdaki video'dan dinleyebilirsiniz... Bu kayıt için öncelikle, bu kaydı elinde bulunduran tek kişi olan ve paylaşan Nejat Tekdal'a, ardından da Murat Yatağanbaba'ya çok teşekkür ediyorum...


Nejad Tekdal: Dönence'nin ilk hali from Murat Yataganbaba on Vimeo.

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Bahadır Akkuzu’nun Vefatının 1. Yıldönümü

Ağabeyim, büyüğüm, dostum Yazar Murat Yatağanbaba, facebooktan "Abim, Bahadır Abi vefat edeli 1 yıl oldu... Yarın e-gazete "Dönence"de "Bahadır Akkuzu Özel Sayısı" yayınlayacağız, duygularını kısaca da olsa yazıver..." şeklindeki mesajını okuyunca zihnimden ve kalbimden geçenleri, duygularımı hemen yazıya döküp şu yanıtı vermiştim:

“Bahadır Akkuzu... Öleli bir sene olmuş. Daha dün gibi hatırlıyorum, senin e-postanla Bahadır Abinin ölüm haberini duyduğumda oluşan halimi. Öyle kalakalmıştım bilgisayarın başında ve gözümden ince bir yaş akmıştı. İnanmak istememiştim ama maalesef gelen haber gerçekti ve o artık yoktu, olmayacaktı. Hâlbuki daha 2-3 ay öncesinde birlikteydik. O dönem hem etkinliğin haberini hem de ölüm haberini www.deudkt.com'a koyduğumda yazdığım bir cümle vardı ve onu halen söylüyorum; "Bahadır abi tanışmaktan onur duyduğum nadir insanlardan birisiydi." Bu tür insanlarla bir daha tanışır mıyım bilmiyorum ama onunla tanışmak fırsatını verdiği için Allah'a ne kadar şükretsem azdır... Bahadır abiyle ilgili söylemek istediğim bir diğer konu da sigarası. O gün haddim olmayarak Bahadır abiye, "Abi çok içiyorsun sigarayı." demiştim, hatta Nagehan (Yüzüak) da katılmıştı bana. Bahadır abi de "bırakmak, en azından azaltmak istiyorum" demişti. Ah be abi, keşke az içseydin şu sigarayı, belki seni ölüme götüren rahatsızlığın olmayacaktı... Son olarak diyorum ki; ben Bahadır Abi'yi çok özledim :(“

Evet, ölüm haberini, o acı haberi Yatağanbaba vermişti bizlere. Gece yarısı bilgisayar başında oyalanırken aldığım bu haberle donmuştum. Hemen internette ve TV’de bu ölüm haberi ile ilgili haber aradım teyit için. Aslında aramamın sebebi teyit değildi, bu haberin yalan olması dileğiydi, umuduydu. Hem arıyor, hem de “inşallah bu haber doğru değildir, böyle bir habere rastlamam” ve hatta “inşallah ‘Bahadır Akkuzu’nun ölümüyle ilgili haberler yalandır, gerçek dışıdır.’şeklinde bir haberle karşılaşırım” diyordum ama kısa süre sonra hem internette hem de TV’de NTV’nin saat başı haberlerinde bu acı haber teyit edildi.


Peki, Bahadır Akkuzu ile ilgili bu hislerimin sebebi neydi? Ya da diğer bir deyişle, Bahadır Abi ile tanışıklığım nereden geliyordu? Anlatayım… 2006 Mayısında kurulduğunda kurucu başkanı olduğum ve ardından da Mayıs 2009’a kadar yani mezuniyetime kadar da başkanlığını yürüttüğüm Dokuz Eylül Üniversitesi Dil ve Kültür Topluluğu’nun düzenlediği bir etkinlikten geliyor. Topluluğun kuruluşundan itibaren hedeflerim(iz) arasındaydı “Barış Manço ile ilgili bir etkinlik yapmak”. Bunu da ancak 11 Mayıs 2009’da, üniversitenin Bahar Şenlikleri döneminde (şenliklerin ilk günü) gerçekleştirebildik. Barış Manço ilgili düzenleyeceğimiz söyleşide konuk olarak Barış Manço ile ilgili kitaplar yazan Yazar Murat Yatağanbaba ve Kurtalan Ekspres’in efsane isimlerinden Bahadır Akkuzu’yu davet etmek istiyorduk. Yatağanbaba ile görüşmelerimiz sonucu Bahadır Abi’nin iletişim bilgilerini almamızla birlikte kendisiyle görüşmeyi hem topluluk başkanı hem de etkinliğin bizatihi sorumlusu ve yöneticisi sıfatımla ben yaptım. İlk baştaki görüşmemizin ardından birkaç görüşme daha yaptık ve ardından kendisi konuğumuz oldu Murat Abi (Yatağanbaba) ile birlikte. Sanatçı kaprisi olmayan, sıcakkanlı, sevecen biriydi Bahadır Abi, adam gibi adamdı kendisi. TRT'nin bir program için randevu talebini söyleşi gerekçesiyle ertelemiş, söyleşi için İstanbul'dan kendi özel arabasıyla gelerek (gidiş-dönüş) yaklaşık 1200 km yol kat etmişti.

Konuklarımızın gelmesi (yolculuğu) ve ağırlanması konusunda büyük bir sıkıntı çıkarmıştı Dokuz Eylül Üniversitesi yönetimi, özellikle de Bahadır Abi’nin ulaşımı konusunda. Ancak onların bu ayıbını, her zaman teşekkür ettiğimiz ve hatta bu vesileyle tanıştığımız Buca’daki Yenigün Pide, Hakan Pide, vb. değerli ağabeylerimiz kapattılar. Üniversite hem ünlü bir isim ağırladığımız için, hem bahar şenliklerinde etkinlik yaptığımız için teşekkür ediyorlar hem de ilginçtir zorluk çıkartıyorlardı. Aslında şaşılacak bir durum değildi, hatta beklediğimiz bir durumdu. Çünkü bunlar hep yaşanan şeylerdi. Her zaman söylediğim ve hatta herkesçe söylenen bir söz vardı: “Üniversitenin desteğini geçtik, köstek olmasınlar yeter.” Yönetim, etkinlik günü ikişer adet çiçek ve teşekkür yazısı getirmekle sözde kendisini affettirdi, ağzımıza bir parmak bal çaldı ya da öyle sandı.


Neyse… Konu neydi, nerelere geldi… Vefatının ardından, özellikle yıldönümünde, acaba basın onu hatırladı mı diye baktım ama sonuç şaşırtmadı. Tam tersine, ölüm ve cenaze haberleri basında yer alınca şaşırmıştım. Zaten yaşarken biliniyor muydu ki ölünce hatırlansın. Etkinlikte, davet etmemize rağmen hiçbir basın kuruluşu ve temsilcisi gelmeyince Bahadır Abi hiç şaşırmamış ve hatta “onların eteklerini yukarıya çekenlerin peşinde koştuklarını” söylemişti. Vefatından sonra basında yer almadı dedim, Bahadır Abi’yi geçtim, Kemal Sunal, Barış Manço, vb. kültür hayatımızdaki dev isimler kaç defa haber oldu, hatırlandı, kaç defa anıldı. Hatta ellerinden gelse ve mecbur olmasalar, mecbur hissetmeseler Atatürk’ü bile anmayacaklar, hatırlamayacak ve unutturacaklar… Ama onların ayıbını Yatağanbaba kapattı. Bahadır Abi’nin vefat yıldönümü olan 6 Ağustos’ta, e-gazetesi Dönence’de, alışılmadık bir şekilde ve belki de ilk defa bir kişiye özel sayı çıkarttı. 6 Ağustos 2010 tarihli sayısında sadece ona yer verdi, sevenlerinin (naçizane şahsımın da) onunla ilgili duyguları yer aldı ve devam eden günlerde de Bahadır Abi ile ilgili haber ve yazılara yer verdi.


Bahadır Abi’yi vefatının yıldönümünde sevgi, rahmet özlem ve dualarla anıyoruz. Bahadır Abi’ye Allah’tan rahmet, yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı dileklerimi yineliyorum.

Not: Aslında bu yazı daha erken yayınlanacaktı. Vefat yıldönümü ile yazının yayın tarihine baktığımızda 15 günlük bir fark var. Yoğunluk, hastalık-rahatsızlık, vs. derken gecikti. Bu bakımdan özür dilerim.

Not 2: 12 Mart’tan itibaren, yani yaklaşık 5,5 aydan sonra, yazdığım ilk yazım bu. Hepinize tekrar merhaba…



ShareThis

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...