29 Şubat 2012 Çarşamba

Bir Avuç Deniz (2011)

Bir Avuç Deniz filmi, henüz vizyona girmeden önce, klasik olduğu üzere, reklam stratejisi olarak sevişme sahneleri ile gündeme geldi, Berrak Tüzünataç ile Engin Altan Düzyatan'ın sevişme sahneleri ile. Ancak filmi izleyince bu sevişme sahnelerinin öyle abartıldığı gibi olmadığını gördüm. Filmde bazı sevişme sahnelerinde Berrak Tüzünataç anadan üryan olsa da, uzaktan çekildiği için pek bir etki yaratmıyor açıkçası.


Filmin Konusu

Bir Avuç Deniz, Deniz isimli bir kızın; Deniz’e aşık Mert’in; Mert’e aşık Deniz ve Dilek’in; belki de hepsinden önemlisi, oğlu Mert’e aşık Rana Hanım’ın hikayesi. Bir avuç aldığımız deniz, gerçekten deniz midir? Tutkularımızın sınırı nerede? (Sinemalar.com)

Böyle bir konusu var filmin. Eski sevgili, yeni sevgili ve anne üçgeni tarafından sevilen ve aynı zamanda bu üçlünün sevgisine karşılık veren, üçünü de seven bir kişiyi anlatıyor film. Film bir taraftan bir aşk filmi gibi gözükse de diğer taraftan özgürlük ve cesaret kavramlarını sorguluyor, sorgulatıyor.

Filmin karakterlerini incelediğimizde Mert (Engin Altan Düzyatan) ne kadar annesine ve ailesine düşkün ve aynı zamanda ilişki  ve özgürlük kavramları konusunda korkaksa, Deniz de (Berrak Tüzünataç) o kadar özgürlüğüne düşkün ve yer yer küstahlaşan bir karakter. Yani hayat tarzları olarak birbirine tamamen zıt karakterler... Aynı zamanda Deniz karakteri, öyle söylendiği gibi güzel bir kadın da değil. Ancak tabiî "gönül bu" dercesine Mert, güzel ve onu çok seven sevgilisi Dilek'i (Zeynep Özder) bırakıp Deniz'e gidiyor. Burada ister istemez, "İnsan bu kadar güzel ve sana düşkün kızı bırakıp bu kadına gider mi?" diye sormadan edemiyorsunuz. Tabiî Deniz Mert'i sadece sevgilisinden ayırmıyor, aynı zamanda onu arkadaşlarından da ayırıyor, işini kaybettiriyor ve hatta neredeyse ailesi ile de arasını bozuyor. Mert'in Deniz ile olan ilişkisi ona sevgiliye, arkadaşlarına ve işine mâl oluyor, onu yalnızlaştırıyor.


Filmin Ayrıntıları

Filme baktığımızda, film, eğitim ve gelir seviyesi yüksek bir ortamda, moda deyişle "camiada, cemiyet hayatında" geçiyor. Bunu, özellikle eğitim seviyeleri ve bitirilen okulları, filmde sıklıkla vurgulamaktan geri kalmıyorlar ve bir süre sonra da sıkmaya başlıyor. Tabiî sıkan şey sadece bu değil, film içindeki -özellikle filmin başında Mert'in ailesi ile olan- yer yer resmiyete yakın bir havada yer alan konuşmalar da sıkıcı unsurlar olarak yer alıyor. Resmiyet demişken, Engin Altan Düzyatan'ın konuşması ve ses tonunun giderek Rutkay Aziz'e benzemeye başladığını belirtmeden geçemeyeceğim.

Filmin bir bölümü, daha doğrusu başlangıcındaki önemli bir bölümü, yatta, denizde geçiyor. Yönetmen, deniz kavramı ve bu sebeple başroldeki kadına koyduğu Deniz ismi üzerinden bir kavram yaratmaya çalışmış. Deniz üzerinden zoraki bir felsefi yorum çıkatmaya,  kader ve özgürlük kavramlarının sorgulanmasına gitmeye çalışmış ama yapılan bu zoraki konuşmalar, anlamlandırmalar konuyu ileriye götüremiyor, havada kalmasına neden oluyor.

Filmin anlamına ve çıkardıklarıma gelirsek, filmden çıkarttığım anlam, bir kadına çok fazla bağlanmamak gerektiği ve kadınlardan korkulması gerektiği oldu. Zaten ilişki ve hayata bakışları açısından kadınlardan korkmama rağmen film bunun üstüne biraz daha gidiyor. Özellikle Deniz ve anne karakterleri açısından, özellikle de sürpriz finaliyle film "kadınlardan korkacaksın" diyor ve bir de üstüne genel geçer bir kavram olan "kadının en büyük düşmanı başka bir kadındır" metaforunu eklemeyi de ihmal etmiyor.


Filmin aynı zamanda senaristi de olan yönetmen Leyla Yılmaz, filmde Engin Altan Düzyatan ve Berrak Tüzünataç ikilisini başrole taşısa da bu ikiliyi Can Gürzap ve özellikle Ayda Aksel gibi usta oyuncularla destekleme yolunu seçmiş. Yönetmen, filmi kendi içinde üç bölüme ayırıyor: Dilek-Deniz-Yanlış... Bu arada şunu da belirtmek gerek, film, an itibariyle yönetmen Leyla Yılmaz'ın sinematografisindeki ilk ve tek film, hatta yapım. Doğal olarak yönetmenin acemliği filme yansıyor, bu durum açıkça sırıtıyor.

Aslında filmle ilgili yazacaklar var ama Beyazperde'deki analizde yer alan şu ifadelere katılmamak elde değil:

Tüm senaryoya baktığımızda hikâyenin oturması gereken zemin öyle boş ki, kıskançlık, sahiplik, özgürlük gibi kavramlar havada uçuşuyor sadece. Özetle yönetmenin, aklındaki ikilemi ne senaryoya, ne diyaloglara ne de filmin genelinde oyuncu yönetimine geçiremediği maalesef aşikâr.

Ne ayrı ayrı usta olarak değerlendirebileceğimiz oyuncular ya da yeni nesilden parlak oyunculuk sinyali veren yetenekler, ne Göcek koylarının mavisi, ne zeminsiz özgürlük arayışı, ne de sürpriz finali tek tek Bir Avuç Deniz'i kurtarmaya yetmiyor. 


24 Şubat 2012 Cuma

Abimm (2009)

Aslında TV'den film izlemeyi çok seven bir insan olmamama rağmen, adını duyduğum ama bir türlü izleyemediğim Abimm filmini ilk olarak TV'den izlemiştim. Hatta bu sayı daha sonradan ikiye çıktı, bir süre sonra da filmi bilgisayarda izleme imkanı buldum. Bilgisayarda izlemeyle filmi tam anlamıyla izlemiş oldum çünkü böylece filmde kesilmiş veya sansürlenmiş bir sahne veya söz varsa, onu da görmüş oldum. Bu açıdan film, ilginç bir yer ediniyor şahsımda...


Filmin Konusu

Film, aklı fikri para olmuş Çetin'in (Mustafa Üstündağ), babasının ölümü sebebiyle gittiği memleketinde, varlığından dahi haberi olmadığı "zihinsel engelli" ağabeyi Arif'le (Levent Üzümcü) karşılaşmasını ve onunla birlikte, kardeşlik, aile bağları / değerleri ve sahiplenme, bağrına basma duygularını yeniden keşfetmesini konu ediniyor.

Abimm filmi, gündeme geldiğinde insanların dikkatini çeken bir film oldu. Aslında bu dikkat çekiş, filmin kalitesi ya da başka bir şeyinden dolayı değil, konusu ve karakterleri ile ilgiliydi çünkü herkes, konusu ve karakterleri itibariyle bazı eserlere benzetti... Filmin ana karakterlerine baktığımızda, karakterlerden birisi genç, düzenbaz, paragöz ve fırsatçı bir karakterken, diğeri ise zihinsel engelli, bir çocuk gibi saf ama aynı zamanda çok sert ve güçlü bir karakter... Filmin içeriği ve karakterleri, insanların aklına hemen Rain Man (1988) / Yağmur Adam filmini getiriyor. Hatta getirmekle kalmıyor, neredeyse bire bir aynı çünkü Rain Man'in konusuna ve karakterlerine baktığımızda her iki filmin de birbirine çok benzediğini görüyoruz.

Filmin tek benzediği film Rain Man / Yağmur Adam değil tabiî ki. Özellikle Arif karakterine baktığımızda aklımıza ve gözümüzün önüne ister istemez Babam ve Oğlum (2005) filminde Yetkin Dikinciler'in canlandırdığı, saf bir karakter olan Salim karakteri geliyor. Tabiî bire bir benziyor diyemem, tabiî ki ikisi arasında fark var ama andırıyor diyelim... Film, konusu itibariyle, defalarca sinemaya da aktarılmış olan, John Steinbeck'in ilk kez 1937'de yayınlanan Fareler ve İnsanlar isimli eserine de benzetiliyor ve hatta "eserin farklı bir yorumu" şeklinde değerlendirmeler yapılıyor. İlgili kitabı henüz okumadığım ve bu kitapla ilgili uyarlama bir film izlemediğim için yorum yapamayacağım.


Filmin Ayrıntıları

Filmin benzerliklerini bir tarafa bırakıp, filmin analizini yaptığımızda, her ne kadar konusu duygusal gibi dursa da aslında film, Mustafa Üstündağ'ın yükselen ününden ve popülaritesinden yararlanmak için yapılmış gibi bir izlenim bıraktı bende. Mustafa Üstündağ, ilk olarak, Karadeniz'de geçen kısa ömürlü bir yaz dizisi olan Uy Başuma Gelenler (2004) dizisi ile dikkatimi çekmişti. Şimdiki hâlinden çok farklı olarak, o dizide "benim adım Cemal, tek m ile yazılıyor" gibi bir repliğe sahip olan köyün "kırığı" olan Cemal rolündeydi. Ardından Emret Komutanım dizisiyle üzerindeki dikkatler artsa da esas popülaritesini ve hayran kitlesini Kurtlar Vadisi Pusu dizisinde canlandırdığı Muro karakteriyle sağladı ve ondan sonra da önü açıldı. Hatta bazı yapımlar sırf dikkat çeksin diye Mustafa Üstündağ'a küçük de olsa roller verildi ve böylece ilgili yapımlarda adının geçmesi sağlandı... Abimm filmi de böyle bir özelliğe sahip bir film gibi duruyor. Film, 2 kişiyi merkeze alsa ve filmi onların üzerine kursa da esasen Mustafa Üstündağ'ı merkeze almış, Levent Üzümcü'yü de yanına monte etmiş gibi duruyor.

Filmin ikinci bir eksisi de konusu... Konusu derken, içeriğinden ya da benzerliklerden bahsetmeyeceğim. Filmde bir konu var gibi dururken, konu aslında bir yerde bitiyor. Unutuluyor mu demeliydim yoksa? Filmin sonlarına doğru bir bakıyorsunuz, yönetmen sanki "aa bu filmin konusu şuydu, filme böyle başlamıştık" der gibi bir hâle bürünüyor ve bir anda filmi bağlıyor. Mafyanın bunları bulma meselesi de işin ayrı bir komedisi. Nereden ve nasıl olduğu, buldukları sorusu akla geliyor ama karşılığını bulamıyor.

Daha çok dizilerde çalışan yönetmen Şafak Bal, ilk sinema filmi yönetmenliğinde iki kardeşin birbirine bağlanması ve aile duygularını işlerken, bir anda olayı duygusala bağlayarak zoraki bir hüzünlü final yapıyor. Bu da açıkçası, benim açımdan, filmin üçüncü eksisi olarak yer alıyor.

Filmin artılarına gelirsek... Benim açımdan filmin 3 artısı var. Bunlardan ilki hiç kuşkusuz Levent Üzümcü'nün harika oyunculuğu oluyor. Levent Üzümcü o denli güzel oynuyor ki rolünü, hani neredeyse kendisini gerçekten zihinsel engelli sayacağız, olur da dışarıda görürsek onu himayemize alacağız, koruyacağız, kollayacağız, besleyeceğiz... Filmin benim açımdan ikinci artısı ise Selen Seyven. Başkaları bu konuda ne düşünüyor bilmiyorum ama Selen Seyven benim hem oyunculuk ve hem de güzellik anlamında beğendiğim oyunculardan birisi. Zaten filmde de her iki yönüyle filmi dolduruyor... Filmin üçüncü artısı ise filmin başında çalan, bizim Ayna Grubu'ndan dinlediğimiz ama aslında grubun üyesi olan Erhan Güleryüz'e ait olan "Garibim" şarkısının yeniden düzenlenmiş hâli oldu benim için.


Filmin beğenisi konusunda iki uç gruba ayrılmış izleyenler: Bir tarafta çok beğenenler, bir tarafta ise hiç beğenmeyenler... Benim açımdan filmin beğenisine gelince, her ne kadar eksileri olsa da Levent Üzümcü'nün başarılı performansı sayesinde orta karar diyebileceğim bir film... Peki film izlenebilir mi? Çok fazla bir şey beklemeden, ve tabiî başka izlenecek bir şey yoksa, izlenebilir. Hatta sırf Levent Üzümcü'nün performansını izlemek için bile izlenebilir...


12 Şubat 2012 Pazar

Bir Hipnoz Macerası


Bir Hipnoz Macerası
Bülent Şenyürek/ Zeynep Müge Kasaroğlu
Akis Kitap

1. Baskı, İstanbul, Mart 2008
Türkçe, 348 Sayfa

Hipnoz konusu hiç kuşkusuz insanların ilgisini çeken ama bir o kadar da korkutan bir konu. "Acaba yanlış bir şeylere yönlendirilirsem", "acaba uyanamazsam" gibi endişe ve sorular insanların zihnini kurcalamaktadır. Bunda hiç kuşkusuz, TV'deki hipnozla ilgili şovlar, dizi ve filmlerdeki hipnozla ilgili algılar ve bazı hipnotistlerin düzenbaz ve şovmence tavırları etkili olmaktadır.

Hipnotist, NLP uzmanı, psikolog gibi unvanlara sahip Bülent Şenyürek ve Z. Müge Kasaroğlu, hipnoz ile ilgili olarak, hem hipnozun ne olduğunu ve ne olmadığını anlatmak, hem de insanların kendi kendilerine hipnoz (otohipnoz) yapmalarını öğretmek için bu kitabı yazmış.

Dikkat! Hipnoz öğrenmek istemiyorsanız, sakın bu kitabı okumayın!

Henüz ilk sayfasında, sizi bu uyarıyla karşılıyor kitap ve içeriği hakkında bilgi veriyor. Kitap, ders çalışma, sınav kaygısı ve sınavlarda başarılı olma gibi bir konuyu temel alarak hipnozu anlatıyor ve otohipnoz yapmayı öğretiyor.

Kitap tür olarak farklı bir yerde duruyor. Kitap, roman ile psikoloji / kişisel gelişim türlerinin karışımı bir türde, daha doğrusu, didaktik metinler, ifadeler romana yedirilerek okuyucuya sunuluyor. Her ne kadar, yazarlar kitabı fantastik ve gizemli bir roman olarak ifade etseler de kitap, ne tam anlamıyla bir roman ne de tam anlamıyla bir eğitim veya kişisel gelişim kitabı. İkisinin arasında ya da karışımında bir kitap.

Değişim bir anda olur. Değişmeye karar verdiğin o anda. Ama sonuçlarını mücadele ettikçe ve emek harcadıkça alırsın. (S. 92)

Herkesin hayatında bir çağrı vardır. Bu bazen bir kelime, bazen bir gülümseme, bazen bir kitap, bazen de bir maildir. Maalesef bazen de bir hastalık, bir kaza veya bir kayıptır. Herkes hayatının bir anında bu çağrıyla karşılaşır ve ona kulak verirse hayatı değişir. (S. 103)

Hipnoz Saati ve Trans CD hediyeli olarak okuyucuya ulaştırılan kitapta, Cem adında, lise son sınıf öğrencisinin hipnoz ile tanışmasını ve hayatının değişmesini okuyoruz. Cem, son derece haylaz, tembel, sorumsuz bir öğrencidir. Ailesi ile de arası iyi değildir ve hatta ailesi tarafından bile "Sana bundan sonra karışmayacağız, ne hâlin varsa gör" denilerek dışlanmıştır. Tam bu zamanlarda, bir vesileyle hipnozu araştırırken, kim olduğunu bilmediği, adı sanı bilinmeyen birinden bir e-posta alır. Gizemli Hipnozcu adını verdiği bu kişi, Cem'i adeta adım adım takip etmekte, onun ne yaptığını ve yapmadığını sanki onu gözlüyormuşçasına bilmektedir. Bu Gizemli Hipnozcu sayesinde, hipnozu ve kendi kendine hipnoz yapmayı öğrenir ve bu süreçte, herkesin "umutsuz vaka" diye adlandırdığı Cem, 180 derecelik büyük bir değişim göstererek eski hâlini terk eder. Sonunda da çok başarılı bir kişi hâline gelir.

Kitap, her ne kadar tür olarak arada bir konumda kalsa da zaman zaman gizemli bir havadadır. Mesela Gizemli Hipnozcu'nun kimliği ve Cem ile ilgili şeyleri nasıl bildiği merak konusudur. Kitabın sonunda bu gizem açıklığa kavuşur ve bu gizem okuyucuyu adeta şaşkına çevirmekte, adeta sarsmaktadır.

Yazarlar, her ne kadar, kitabın ilerleyen sayfalarında konuyu sadece Cem ve Gizemli Hipnozcu arasında sabitleseler ve zaman zaman yan konuları ve karakterleri unutsalar da, aslen romancı olmamalarına rağmen fena bir iş çıkartmıyorlar. Kitap zaman zaman "indüksiyon" adı verilen hipnoz metinlerinde sıksa da geneline baktığınızda akıcı bir kitap.

Kitap, hipnoz konusunun yanı sıra "Hayatta bir kişiye ancak kendisi yardım eder." ve "Bir kişiye yardım için doğru zamanı beklemek gerek." gibi yan fikirlere, mottolara sahip.

Kitabı, hipnoz ile ilgili bilgisi olsun veya olmasın, özellikle hipnozu merak eden, öğrenmek isteyen ve otohipnozu öğrenmek ve yapmak isteyenlerin okuması gerektiğini düşünüyorum.


10 Şubat 2012 Cuma

Other People's Money (1991)

Bir sinemasever olarak, bir yazıda, bir konuşmada bahsi geçen, değinilen, belli olaylara ve/veya durumlara örnek olarak gösterilen filmleri merak eder, onları edinmeye ve izlemeye çalışırım. Türkçe'ye Başkalarının Parası olarak çevrilen Other People's Money (1991) filmi de bu özelliğe sahip bir film olarak şahsımda yer alıyor. Geçtiğimiz sene, yüksek lisansta aldığım Turkish Business Context (Türk İş Ortamı ya da Dünyası olarak çevrilebilir) dersinde 2-3 defa bahsi geçen bir filmdi. Hocamız bazı yerlerde, bazı şeyleri açıklarken bu filmden örnek veriyordu, bu da filmi benim için cazip kıldı. Adını sormama rağmen, filmin adını hatırlamadığını ama Danny DeVito ve Gregory Peck'in oynadığını söyledi. Adı olmasa da bu kadar bilgi yeterliydi ve filmi kolayca buldum.


Filmin Konusu

Afişinde, "Tasfiyeci Larry ile Tanışın. Küstah. Açgözlü. Bencil. Acımasız. Bu Adamı Seveceksiniz." sloganıyla karşılıyor sizi film ve konusu hakkında size bilgi veriyor.

İlginçtir, bu film hakkında doğru düzgün Türkçe bir bilgi ya da yorum yok internette. O yüzden filmin konusunu, imdb'deki İngilizce orjinalinden alıyorum: "Şirketleri yağmalayan bir adam, bir aile şirketini ele geçirmek için sahiplerini tehdit eder. Şirketin sahibi ise şirketi korumak için karısının avukat olan kızının (yani üvey kızının) yardımını ister. Yağmacı ise kıza hayran olur, bir taraftan şirketi ele geçirmek için yasal hamleler yaparken, diğer taraftan da kızın kalbini kazanmaya çalışır."

Çevirideki "yağmalamak" kelimesi, fiziksel anlamdaki veya bizim anladığımız, gözümüzde canlandırdığımız karşılığa denk gelmiyor, mecazi anlama sahip bir ifade. Çevirinin orjinali olan "Corporate Raid" ifadesi, Amerikan İngilizcesi'ndeki bir işletme terimi olup, "bir şirketin çok büyük bir orandaki hissesini satın alıp, hisselerin değerini artırmaya yönelik işlemler için oy hakkına sahip olmak" gibi bir anlama geliyor.


Konuya gelirsek... Danny DeVito'nun canlandırdığı Lawrence (Larry) Garfield, Garfield Yatırım'ın (Garfield Investments) sahibi. Bir yatırımcı olarak ana faaliyet alanı, kâr eden şirketlerin hisselerini almak ve onları daha yüksek fiyatlara satmak, gerektiğinde de şirketleri ele geçirmek. Kısacası parayla, daha doğrusu başkalarının parasıyla para kazanmak. Zaten filmin henüz başında, Larry izleyicileri şu sözlerle karşılıyor:

Parayı seviyorum. Satın alabileceklerinden daha çok seviyorum. Bu sizi şaşırttı mı? Para iyi miyim, kötü müyüm umursamaz. Horlayıp horlamadığımı umursamaz. Hangi tanrıya dua ettiğimi de... Dünyada böyle şartsız kabullenen üç şey vardır: Köpekler, çörekler ve para. Ama para daha iyidir. Neden, biliyor musunuz? Çünkü para sizi şişmanlatmaz, salonun ortasına da pislemez. Paradan çok sevdiğim bir tek şey var: Başkalarının parası!

Başkalarının parası üzerinden para kazanan Larry, "işi" gereği piyasayı, hisseleri takip eder. Ancak bir şirket son zamanlarda dikkatini çeker: New England Tel ve Kablo... Bu şirket, Gregory Peck'in canlandırdığı Andrew Jorgenson (Jorgy) tarafından yönetilmektedir. Küçük bir kasabadaki küçük bir şirkettir. Ancak önemli olan nokta tabii ki bu değil. Bu şirketin hisselerinin değeri yükselişe geçmiştir, henüz 3 hafta önce 10 dolar olan hisseler, şimdi 14 dolara çıkmıştır. Şirketin sahip olduğu arazi, bilgisayarlar, nakit, vs.yi toplayıp, var olan hisselere bölündüğünde 25 dolar etmektedir, diğer deyişle şirketin hisselerinin değerinin, an itibariyle 25 dolara çıkma potansiyeli vardır ve tabii ki bu da Larry'nin iştahını kabartmaktadır. Şirketin borcunun, hakkında açılan davalarının, çevreyle ilgili sorunlarının olmaması da işin cabası. Larry durur mu, ele geçirmek ister bu şirketi... Jorgy de bu tehlikenin farkına varır ve baba yadigarı bu şirketi bu "yamyam"a kaptırmak istemez...


İki karşıt cephe ve ortada bir mücadele vardır: Şirket... Larry, şirketi ele geçirmek için çabalar, şirket hisselerinin %12'sine sahiptir, ancak hisselerin değerini artırmak ve buna yönelik olarak da söz sahibi olmak için daha fazlasına ihtiyaç duyar. Sermaye Piyasası Kurulu'na intifa hakkı başvurusu yapar. Öte yandan Jorgy ise %20'lik bir hisseye sahiptir, komite %5'ine ve çalışanlar da %5'ine, yani toplamda %30'luk bir hisseye sahiptir ve bu açıdan biraz rahattır. Ancak kendilerini korumak için avukat olan üvey kızı Kate'i (Penelope Ann Miller) çağırır ve onun yardımını ister. Avukatın ilk önerisi, şirket ele geçirmeye karşı sağlam yasalara sahip olduğu için, şirketi "kâğıt üstünde" Rhode Island'dan Delaware'e taşımaktır. Ancak Jorgy, inatçı ve "eski kafalı" bir adam olarak, "Bu şirket Rhode Island'da kuruldu, Rhode Island'da kalacak." diye karşı çıkar. "Gerekirse borç alarak" hisseleri, daha iyi bir kârla satın almayı önerir, sonuçta Larry'nin hedefi, sahip olduğu hisselerinin değerinin artması ve bu yolla kâr etmek, para kazanmaktır. Ancak, Jorgy, hem şirketin tarihinde hiç borç almadığını ve hem de "soyguncularla anlaşma olmaz" diyerek ve hisseleri, daha yüksek fiyatla satın almanın terörizm olduğunu ve buna yanaşmayacağını söyleyerek öneriyi reddeder...

Kate'in önünde bir tek yol kalmıştır: Larry ile görüşüp, onu ikna etmeye çalışmak... Ancak, Larry, her açıdan ahlaksız bir adamdır ve ona sulanmayı, sarkıntılık etmeyi de ihmal etmez. Tabii, bu arada, Larry Kate'e aşık olmuştur...


Filmin Ayrıntıları

Film, tür olarak dram ve romantik komedi türünde bir film, daha çok da ikincisi... Film, Jerry Sterner'in, aynı isme sahip tiyatro oyunundan sinemaya uyarlanmış. Filmin yönetmen koltuğunda Norman Jewison otururken, senaryosu ise Alven Sargent'e ait. 1950'de TV dizileriyle yönetmenliğe başlayan ve 1962'de "40 Pounds of Trouble (Kumarhane Müdürü)" ile sinema filmlerini yönetmeye başlayan Norman Jewison, şu ana kadar toplamda 42 yapıma yönetmen olarak imza atmış ancak Other People's Money (Başkalarının Parası) filmi, yönetmenin izlediğim ilk filmi...

Filmde Danny DeVito, Penelope Ann Miller ve Gregory Peck öne çıkan isimler... Aslına bakılırsa film bu üçlünün, daha doğrusu DeVito ve Miller ikilisinin arasında geçiyor. Penelope Ann Miller, orta karar bir oyunculuk sergilerken Danny DeVito çok başarılı bir performans sergiliyor ve filmi götürüyor. DeVito için "tek başına filmi götürmüş ve tek başına yıldızlaşmış" dersek abartmış olur muyuz bilmiyorum ama "üstüne düşen işi fazlasıyla yerine getirmiş" dersek abartmış sayılmayız. Filmin diğer oyuncusuna gelirsek, açıkçası Gregory Peck de yılların tecrübesiyle rahatça oyununu oynuyor ama ben onun filmde daha fazla yer alacağını düşünmüştüm ve bunu bekliyordum. Daha önce, çok fazla abartıldığını düşündüğüm ve beklediğimi bulamadığım filmlerden, To Kill A Mockingbird (1962) / Bülbülü Öldürmek filminde izlediğim Gregory Peck'in adı, DeVito ile birlikte geçiyor, filmde kendisinden daha çok yer alan Miller'dan daha çok öne çıkıyor. Bunda hiç kuşkusuz en büyük sebep, Peck'in ününün Miller'dan daha fazla olması. Sanırım, bu konuda yapımcılar ve yönetmen, filmin duyurusunda ve pazarlanmasında Gregory Peck'in ismini ön plana çıkartarak onun şöhretinden yararlanmak istemişler.



Filmde, Danny DeVito'nun canlandırdığı Lawrence Garfield tam bir kapitalist. O, sistemin, düzenin adamı, çarkın diş(li)lerinden. Film içinde genellikle neşeli ve güleç bir hâldeki Larry'yi, kapitalist sistem ile ilgili nutuk atarken veya konuşurken gayet ciddi bir şekilde görüyoruz. Film içinde iki yerde geçen bu konuşmalardan ilki Kate ile olan görüşmelerin birinde, diğeri ise avukatlarına fırça atarken görülüyor. Özellikle avukatlarına karşı kapitalist sistem ile ilgili konuşurken, Amerika'nın ve kapitalizmin, komünizm-sosyalizm karşıtlığı ve onu öcü göstermesi dikkate değer.

Ölürken kimin en çok parası varsa o kazanır! Bak! Bu Amerikan tarzı. Ben yalnızca işimi yapıyorum. Bir kapitalistim. Serbest teşebbüs yasasına uyuyorum. En iyi uyum sağlayan hayatta kalır.

Geçici tahdit emri. Çok teşekkürler. Ne ekibim varmış ama. 17 kadrolu avukat. İşleri öyle bir hâle soktunuz ki, sözde özgür bir ülkenin serbest piyasasında, her hödüğün alabileceği dandik hisseleri ben alamıyorum. Kapitalist sistemi mahvediyorsunuz. Dünyada herkes onu kucaklarken, benimkiler içine ediyor! Kapitalizmin içine edilirse ne olur, biliyor musunuz? Komünistler geri gelirler. Sindikleri deliklerden çıkarlar. Kendinizi kandırmayın, hepsi hazır bekliyor. Ama belki bu o kadar kötü olmaz. Çünkü komünistler gelince ne olur, biliyor musunuz? İlk iş olarak bütün avukatları kurşuna dizerler! Aranızda atladıkları olursa, onları da bizzat ben vururum!

Tabiî yukarıda bunlar olurken veya "kapitalist" Larry olaya kapitalizm açısından bakarken ve şirketi ele geçirip kâr etmeyi düşünürken, işin bir de işçi boyutu var tabii. İşçiler de tedirgindir durumdan ve fabrikanın satılmasına sıcak bakmazlar, fabrikanın Jorgy'de kalmasını isterler. Bunun iki sebebi vardır: İlki, Jorgy fabrikadaki tüm işçilerle tek tek ilgilenmektedir, fabrikanın patronu gibi değil, adeta bir çalışan gibidir, arkadaş gibidir. Larry neyse, onun tam tersidir. İkinci bir sebep ise Larry'nin kâr ve para odaklı zihniyeti ve buna bağlı olarak işçilerin işsiz kalma korkusu. Özellikle bir sahnede, Gus isimli bir işçinin Jorgy'ye akıbeti ve ne olacağını sormasıyla ve filmin sonlarındaki genel kurul sahnesinde bunu daha net görebiliyoruz.


Filmde, işçilerin olaylara bakışı ve tutumu, Genel Kurul günü daha net belli oluyor. İşçiler, Genel Kurul'daki oylama ve şirketin geleceği (ve tabiî ki kendilerinin de geleceği) konusunda Jorgy'den yana tavır alıyorlar, onu destekliyorlar. Çünkü paragöz Larry'nin şirketi ele geçirmesi karşılığında işsiz kalma korkuları var.

Genel Kurul'da Jorgy ve Larry, hissedarlara karşı konuşmalarını yapıyorlar. Jorgy geleneksel, işçilerine ve çevresine karşı sorumluluk duygusu içinde ve biraz da duygusal bir konuşma yaparken, Larry onun tam tersi yönünde bir konuşma yapıyor. İşin aslına bakarsanız, gönül Jorgy'den yanayken, o ana kadar antipatik ve kötü bir profile sahip, tamamen paragöz ve "yamyam" bir tipteki Larry yaptığı konuşmayla mantığa hitap ediyor ve "aslında o da, kendi tarafından bakınca, haklı görünüyor" yorumunu yaptırıyor.

Bir mucize olsa da dualar kabul olsa bile, yen şöyle olsa, dolar böyle olsa ve altyapı öbür türlü olsa bile, yine de ölü olurduk. Neden, biliyor musunuz? Fiber optik. Yeni teknolojiler. Geri kalmışlık. Biz öldük. Ama iflas etmedik. İflas etmenin garantili yolu nedir, biliyor musunuz? Küçülen bir pazarda büyüyen bir pay almak.

Bu şirket son 10 yıldır sizin paranızı kaybetti. Bu toplum çıkıp da, "Biliyoruz, zor bir dönem. Vergileri, su ve atık giderlerini düşüreceğiz," dedi mi? Bir bakın. 10 yıl önce ödediğinizin iki mislini ödüyorsunuz. Son üç yıldır zam almayan vefalı çalışanlarımız da buna rağmen 10 yıl öncekinin iki mislini kazanıyorlar. Hisselerimiz de 10 yıl öncekinin altıda biri değerinde. Kimin umurunda? Söyleyeyim. Benim umurumda. Ben sizin en iyi dostunuz değilim. Tek dostunuzum. Bir şey kazanmıyorum. Size para kazandırıyorum. Hissedar olmanızın tek nedeninin bu olduğunu unutmadıysanız tabii. Para kazanmak istiyorsunuz.


Başta belirttiğim gibi, filmi ve onun hakkındaki yorumları duyunca filmi izlemek istemiştim. Filmin konusunu okuyunca da açıkçası güzel bir film bekliyordum. Ancak filmin 5.9'luk imdb puanını görünce, bir an için şaşırdım ve "acaba?" dedim. Ne yazık ki korktuğum başıma geldi. Filmi izlemeye başlayınca, filmin o kadar da ahım şahım bir şey olmadığını ve hatta yavaş ilerleyen, yer yer sıkıcı bir film olduğunu görünce üzüldüm ve hayal kırıklığı yaşadım. Filmin baştaki birkaç dakikasından sonra sıkıcı bir hâle bürünen (toplamda 100 dakikalık) film, ancak son 20-25 dakikasında biraz bir şeye benzemeye başlıyor ve orada da "acaba sonuç ne olacak" diye merak ediyorsunuz.

Film bir sistem eleştirisi gibi görünse de arada dolanan, ne yana döneceğini tam belirleyememiş bir hâlde. Eleştirmek istemiş ama korkmuş, diğer tarafa döner gibi yapmış, ama o da yok. Arada dolanıyor film.


4 Şubat 2012 Cumartesi

İyi ki Doğdun Bahadır Abi

Dokuz Eylül Üniversitesi Dil ve Kültür Topluluğu olarak
Bahadır Akkuzu ve Murat Yatağanbaba ile (11 Mayıs 2009)

1 Şubat tarihi Barış Manço'nun ölüm yıldönümü olduğu için Şubat ayı, Barış Manço'yu sevenler için özel bir aydır. Ancak Şubat ayının bir diğer önemli özelliği de 3 Şubat'ın rahmetli Bahadır Akkuzu'nun doğum günü olması. Barış Manço ile özdeşleşen Kurtalan Ekspres grubunun önemli isimlerinden (ve daha önceden, blogta kendisinden bahsettiğim) Bahadır Akkuzu, 3 Şubat 1955 tarihinde dünyaya geldi ve -maalesef- 6 Ağustos 2009 tarihinde vefat etti...

3 Şubat aynı zamanda Barış Manço'nun toprağa verildiği gün. Diğer bir deyişle, Barış Manço'nun toprağa verildiği gün, Bahadır Akkuzu'nun doğum günü. Erol Büyükburç'un (bir TV programında kendisine yapılan saygısızlığa istinaden) söylediği gibi "hayat işte".

1 Şubat, Barış Manço'nun vefat ettiği gün olduğu için ve Şubat ayında Barış Manço'yu anma etkinlikleri düzenlendiği için gözden kaçan bir ayrıntı Bahadır Akkuzu'nun doğum günü... Bu vesile ile, Yazar Murat Yatağanbaba'nın Bahadır Akkuzu'nun doğum günü için yayınladığı ve internette ilk kez yayınlanan görüntüleri ile Bahadır Akkuzu'nun doğum gününü kutluyor ve kendisini rahmetle anıyoruz... İyi ki doğdun Bahadır Abi...

video


ShareThis

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...