3 Aralık 2011 Cumartesi

Tüm Zamanların En İyi Türk Filmi: Eşkıya (1996)

Sinema Dergisi, Eylül ayında bir oylama başlatmıştı ve sinemaseverlerin internet üzerinden kullanacağı oylarla Türk Sineması'nın en iyi 100 Türk filmi seçilecekti. Sinema Dergisi'nin bu oylamasında ben de kendi listemi belirleyerek oyumu kullanmıştım... Beş bin kişinin katıldığı oylama sona erdi ve liste, derginin Kasım sayısında açıklandı.

Derginin ilgili sayısı elimde olmadığı için ilk 100'e hangi filmler girmiş, hangi film kaçıncı olmuş bilmiyorum, elimde sadece ilk 10 listesi var. Peki, "Kasım'da yani yaklaşık bir ay önce açıklanan bu haberi ve listeyi neden şu anda yani bu kadar geç yayınladığım" sorusu akla gelebilir. Sebebi şu; listeyi bir süre internette takip ettim, hatta oy kullanılan siteye baktım bir sonuç yoktu (ilgili sitede halen daha sonuçlar açıklanmamış) ve sonra da hâliyle unuttum, ta ki bugün tesadüfen İstanbul'da Sanat sitesinde görene kadar. (Orada da sadece ilk 10 var.) Bu listeyi, yani sonucu görünce de paylaşmayı uygun buldum.


Sinema Dergisi'nin yaptığı oylamaya göre Türk sinemaseverlerinin seçtiği Tüm Zamanların En İyi 10 Türk Filmi şu şekilde:
  1. Eşkıya (1996)
  2. Selvi Boylum Al Yazmalım (1978)
  3. Hababam Sınıfı (1975)
  4. Babam ve Oğlum (2005)
  5. Züğürt Ağa (1985)
  6. Masumiyet (1997)
  7. Ağır Roman (1997)
  8. Muhsin Bey (1987)
  9. Yol (1981)
  10. Neşeli Günler (1978)

Benim listemden 4 film (Neşeli Günler, Hababam Sınıfı, Züğürt Ağa ve Selvi Boylum Al Yazmalım) listeye girmiş. Yine listeye yazığım filmlerden Kader filmi yerine onun önceki (serinin ilk) filmi olan Masumiyet listeye girmiş... 

Listeye baktığımızda birçok kaliteli filmin ilk 10 dışında kaldığını, bazı filmlere ise gereğinden fazla değer verilerek ilk 10'a sokulduğunu düşünüyorum. Tamam, Ağır Roman, Babam ve Oğlum iyi filmler ama bu filmlerden daha kaliteli ve bu listeye girmeyi daha fazla hak eden filmlerin olduğunu düşünüyorum. "Eşkıya'nın birinciliği doğru mu" dersek, yine aynı şekilde, birinciliği ondan daha fazla hak eden filmler olduğunu düşünüyorum, ki aslına bakılırsa ilk 10'u hak edip etmediği bile tartışılır. Eğer sadece "90lı yılların en iyi 10 Türk filmi listesini" çıkartsaydık hiç kuşkusuz 1. sırayı alırdı ama yaklaşık 100 yıllık bir Türk Sinemasını göz önünde bulundurduğumuzda ise dediğim gibi ilk 10'a girmesi bile tartışılır... Listede Ertem Eğilmez 2 film ile yer alırken Kemal Sunal'ın sadece Hababam Sınıfı filminin olması çok ilginç. Yine ilginçtir, son dönemin önemli isimlerinden Nuri Bilge Ceylan da ilk 10'a girememiş.

Sinema Dergisi Yayın Yönetmeni Senem İşmen şöyle demiş: "Oylamada modern Türk sineması, eski filmlere göre biraz daha baskın görünüyor. Oy verenlerin yaşları daha genç olduğu için eski filmleri bilmiyorlar." Haksız mı? Değil tabiî ki. Yeni kuşak sinemanın daha fazla ön planda olması ve eski filmlerin pek bilinmemesi bunda etken. Eski filmlerden de TV'de gösterilenler, popüler olanlar biliniyor doğal olarak.


24 Kasım 2011 Perşembe

12. Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali'nde Ödüller Verildi

16-20 Kasım 2011 tarihleri arasında düzenlenen 12. Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali'nde ödüller sahiplerini buldu. 

Festivale bu yıl 65 ülkeden 1300'ü aşkın film başvurmuş ve 40 ülkeden 117 film festivale seçilmişti. Festivalin Altın Kedi Ödülleri için ise ulusal kategoride 9, uluslararası kategoride de 11 film yarıştı.


Atilla Dorsay (sinema yazarı), Tayfun Pirselimoğlu (yönetmen), Tülin Özen (oyuncu), Christophe Leparc (Cannes Film Festivali Directors' Fortnight Müdürü) ve Cedomir Kolar'dan (yapımcı) oluşan festival jürisinin yaptığı değerlendirme sonucunda ödül kazanan filmler belirlendi. Festival kapsamında verilen Altın Kedi Ödülleri'ni kazanan filmler şöyle:


Not: "Ulusal Kategori En İyi Oyuncu" kategorisi, ulusal filmlerde genç oyuncuları destekleme ve tanıtımlarına katkıda bulunma amacı ile "genç ve umut veren oyuncular"ı ödüllendirmek için festival komitesi tarafından bu yıl ilk defa ayrı bir dal olarak değerlendirmeye alındı.

14 Kasım 2011 Pazartesi

12. Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali (16-20 Kasım 2011)

İzmir Sinema Derneği tarafından bu yıl 12.si düzenlenecek olan, Türkiye'nin uluslararası kategoride ödül veren tek kısa film festivali olan Uluslararası İzmir Kısa Festivali 16-20 Kasım 2011 tarihlerinde gerçekleştirilecek. Ödül olarak Altın Kedi Ödülü veren festivalde bu yıl, ulusal filmlerde genç oyuncuları destekleme ve tanıtımlarına katkıda bulunma amacı ile yeni bir dal yaratılarak "genç ve umut veren oyuncular" (en iyi kadın ve en iyi erkek seçilerek) ödüllendirilecektir.


Sinema yazarı Atilla Dorsay'ın jüri başkanı olduğu festivalin jürisinde Tayfun Pirselimoğlu (yönetmen), Tülin Özen (oyuncu), Christophe Leparc (Cannes Film Festivali Directors' Fortnight Müdürü) ve Cedomir Kolar (yapımcı) yer alacak. Festival kapsamında ayrıca, senaryo ve yapımcılık atölyeleri ile oyunculuk söyleşisi de gerçekleşecek.

16-20 Kasım 2011 tarihlerinde gerçekleştirilecek olan 12. Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali kapsamındaki kısa film gösterimleri İzmir Fransız Kültür Merkezi'nde gerçekleştirilecektir. Katılımın ücretsiz olduğu gösterimlerde tüm kısa filmler İngilizce-Türkçe altyazılı olarak gösterilecektir.

Festival ile ilgili ayrıntılı bilgi ve program için: http://www.izmirkisafilm.org/

Not: Uzun süredir beklediğim ve katılmayı çok istediğim bir festival ama maalesef sınav haftama denk geliyor. Bu sebeple, maalesef, ancak Cuma günü izleyebileceğim filmleri, ki o da yetişebilirsem :(.


25 Ekim 2011 Salı

Uzun Zaman Sonra Sinemada Film İzlemek ve Real Steel (2011)

Geçtiğimiz hafta Salı günü (18 Ekim 2011) çok uzun bir süreden sonra ilk defa sinemada film izledim. En son Nefes: Vatan Sağolsun (2009) filmini izlemiştim sinemada. Daha önceden bu blogta da yer verdiğim bu filmi, yazıda yer alan notuma göre 19 Kasım 2009'da yani tam 23 ay önce (yaklaşık 2 sene önce) izlemişim. Arayı çok açmışım ama bunun en büyük sebebi maddî sorunlar. Bunun dışında, evde film izlemenin daha rahat olması, benim için yeni film kavramının yeni yapılmış ve sinemalara yeni gelmiş anlamlarından çok "yılı ne olursa olsun izlemediğim her film benim için yenidir" anlamına gelmesi gibi sebepler de etken. Bu kadar uzun süreden sonra sinemada film izlemek tuhaf geldi açıkçası bana, üstelik de bir Hollywood filmi izlemek. Şunu belirteyim ki sinemaya gitmemin sebebi hediye bilet sahibi olmam, tek sebebi bu. Eğer bilet hediye olmasaydı muhtemelen sinemaya gitmemeye devam edecektim, gitmiş olsam bile bir Hollywood filmi izlemeyeceğim kesindi. Bu konuda tuhaf hissetmemin bir diğer sebebi de filmi yalnız izlememdi. Evet, salonda Real Steel (2011) filmini izleyen tek ben vardım, bir bakıma özel gösterim gibi oldu yani.


Filmin Konusu

Türkçe'ye Çelik Yumruklar olarak çevrilmiş Real Steel filminin konusu şu şekilde: "Eski organizatörlerden Charlie, hurda metalden kalitesiz robotlar yaparak geçimini sağlamakta ama zorlanmaktadır. Sonunda dibe vurur ve kendisinden ayrı yaşayan oğlu Max ile şampiyonada yarışacak bir boksör bir robot yapıp eğitmek üzere bir araya gelir. Bu vahşi arenada işler ciddiye bindikçe, Charlie ve Max bütün engellere rağmen, ringlere geri dönmek için son bir şans daha elde ederler." (beyazperde)

Film, 2020 yılında başlıyor yani çok yakın bir gelecekte geçiyor. İşte bu yakın gelecekte boks sporu şekil değiştirmiş, insanların yerine artık hurda metalden robotlar dövüşmektedir. Günümüzdeki boks sporunda olduğu gibi hem ligler, uluslararası dövüşler ve hem de yeraltı dövüşleri diye tabir edilen dövüşler yapılıyor. Dövüşenler metaller olduğu için de dövüşler daha acımasız oluyor, özellikle yeraltı dövüşleri "öldüresiye" bile olabiliyor... 
İşte tam da böyle bir ortamda, bu tür robotlar yapıp "eğiterek" dövüştüren yani bir nevi robot boksör antrenörlüğü yapan (robot boksu organizatörlüğü de denilebilir) bir karaktere odaklanıyor film: Charlie Kenton. Hugh Jackman'ın canladırdığı Charlie Kenton karakteri eski bir boksör olup artık robot dövüşlerinde boy gösteren bir robot boksu antrenörüdür. Şansının yaver gittiğini söyleyebileceğimiz bir karakter değil Charlie Kenton, hayatı tepetaklak aşağıya doğru yuvarlanan ve tabiri caizse dibe batmış olan, karşılaşmaları kaybeden, para kazanamayan / kaybeden ve de çok borçları olan birisi. Bu yüzden de dövüşlere gözü kara bir şekilde, ilerisini düşünmeden katılıyor, katılmak zorunda kalıyor ve bu da onun için hüsran oluyor. Bu ortamda, varlığından habersiz olduğu oğlu Max (Dakota Goyo) ortaya çıkıyor. Artık baba-oğul, ekip olarak bu arenada bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Baba Charlie, daha önce dövüştüğü robotları vasıtasıyla hüsrana uğrarken, oğul Max'ın bulduğu ve yaptığı robot "Atom" ile kazanmaya başlıyor.

Film Ekibi

Filmin oyuncularına baktığımızda Hugh Jackman ve 12 yaşındaki küçük oyuncu Dakota Goyo başrolleri paylaşıyor. Hugh Jackman yine bildiğimiz gibi, iyi bir oyun sergiliyor. Ben ondan çok Dakota Goyo'yu değerlendirmek istiyorum. Hugh Jackman ile başrolü paylaşan Dakota Goyo filmde çok iyi bir oyunculuk ve performans sergiliyor, hatta zaman zaman Jackman'dan rol çalıyor. Yönetmen Shawn Levy de cesur davranarak zaman zaman Goyo'yu öne çıkartıyor, çok da iyi yapıyor. Hollywood'da şu anda beğendiğim çocuk oyunculardan Abigail Breslin için yaptığım yorumlarda belirttiğim gibi bu film gösteriyor ki Dakota Goyo'nun önü açık, ileride çok başarılı (ve de yakışıklı) bir aktör olacağı kesin. Bu film ile bu işaretleri verdi. Bu oyuncu için özellikle bu yorumu yapıyorum çünkü bana Taxi Driver (1976) filminde 14 yaşındayken rol alan Jodie Foster ve 13 yaşındayken Empire of the Sun (1987) filminde yer alan Christian Bale'i anımsattı diyebilirim... Filmde bahsetmek istediğim bir diğer oyuncu da öne çıkan oyunculardan Evangeline Lilly. Filmde, atölyesinde robotların tamirini, elektronik bakımını yapan Bailet Talley'i canlandırıyor ama film içinde öyle çok  büyük bir rolü yok ve karakter de özel bir yere sahip değil. Hatta diyebilirim ki Evangeline Lilly, filmin kadın, daha doğrusu güzel kadın kontenjanından yer almış filmde.


Filmin yönetmenine değinecek olursak... Filmin aynı zamanda yapımcısı da olan yönetmeni Shawn Levy'nin yönetmenlik kariyeri daha çok dizi filmler ve komedi filmleri ile dolu. Bu ortamda, bu film çok farklı bir yerde duruyor yönetmenin kariyerinde. Bu sonbaharın büyük bütçeli, teknoloji açısından ileri seviyedeki yani çok ciddi bir şekilde maddi ve teknolojik imkanların seferber edildiği bu filmde yönetmen açıkçası çok sırıtmadı. Yönetmen öyle çok başarılı diyemeyeceğim çünkü yönetmenin türe yabancı olduğu belli oluyordu, hissettiriyordu kendini. Bu açıdan da yönetmen biraz çekingen gibiydi filmde. Yer yer daha çok şiddetin ve yine yer yer daha uzun veya daha kısa olması gereken sahneler vardı. İşte bu tür yerlerde acemiydi, uzatılması ve şiddetin artırılması gerek yerlerde ise çekingen gibiydi. Onun dışında ise öyle çok fazla kusuru yoktu yönetmenin.

Filmin Analizi

Film, tür olarak çok farklı bir yerde duruyor. Bir taraftan robotlar ve ileri teknoloji ile bilim kurgu özelliği gösterirken, diğer taraftan da boksu konu almasıyla spor filmi özelliği taşıyor, işin içine duygusallık ve baba-oğul ilişkisi katarak da duygusal ve aile filmi özellikleri gösteriyor. (Duygusal bağ sadece baba-oğul arasında değil, aynı zamanda oğul Max ile robot Atom arasında da kuruluyor. Bir ara bu duygusallık o kadar ileri gidiyor ve o kadar birbirlerine yaklaşıyorlar ki "öpüşün bari" demekten kendimi alamadım.) 
Konu itibariyle baktığımızda film, dibe vurmuş bir robot organizatörünün (antrenörü de diyebiliriz) tekrar tırmanışa geçmesini anlatıyor. Filmin ilk yarısı hüsran ve başarısızlıkla doluyken, ikinci yarısı ise robot Atom ile birlikte başarı ve yükselişe geçmeyi konu alıyor. Evet, bir zirveye konma ve şampiyon olma özelliği değil ama şampiyon olmasa da efsane olmayı konu alıyor. Hatta robot Twin Cities ile yapılan maçtan sonra Max'ın, "bu evrenin ve bilinmeyen başka diğer evrenlerin tek yenilmez ve en büyük dövüşçüsü" unvanı ile anılan robot Zeus'la mücadele için Zeus'un ekibine meydan okuyuşu var ki görülmeye değer.
Film bir yandan kendi görselliğine sizi çekerken ve sizi kendisiyle bütünleştirirken bir yandan da bazı şeylerin propogandasını yapmaktan çekinmiyor. Hepimizin malumu, Hollywood ile Amerikan Devleti, Amerikan emperyalizmi iç içedir. Amerika, bir şey yapacağı zaman, çoğu durumda önce sinemayı kullanır. Mesela Irak işgalinden önce Irak ile ilgili çekilen bir sürü filmi örnek gösterebiliriz. Onun dışında kamuoyu oluşturmak, kamuoyunu hazırlamak için de sinemayı kullanır. Düşündüğü, üzerinde çalıştığı şeyleri özellikle bilim kurgu türlerinde kullandırtır, ki bunu sadece kamuoyu için değil, aynı zamanda rakiplerine hava atmak ve güç gösterisi sunmak için de yapar. Bir zamanlar, "olmaz" dediğimiz, "film icabı" dediğimiz şeyler bugün günlük hayatımızın bir parçası. Eski bilim kurgu filmlerinde kullanılan cep telefonlarını örnek verebiliriz bu konuda. Öyle bir noktaya geldik ve teknoloji de o kadar ilerledi ki artık kolay kolay "olmaz" diyemiyoruz, inanmaya hazırız, ışınlanma bile yapılsa inanacak durumdayız... İşte tam bu noktada bu filmde benim dikkatimi çeken hususları burada belirtmek istiyorum, ki bunlar filme bilim kurgu özelliği de veren hususlar:

  • Robot dövüşçüler... Film zaten robot dövüşçüler üzerine kurulu, ana bilim kurgu özelliği de buradan geliyor. Robot dövüşçüler, esasen bir kumanda, bir arayüz aracılığıyla yönlendiriliyor, ek olarak ses ile yönlendirme de, görüntü ile yönlendirme de mevcut. "Gölge dövüşü" denen görüntü ile yönlendirmede robot karşısındakinin hareketlerini tekrarlıyor. Bunların üzerine, robotlardan dövüşçü yaratmak, insan gibi hareketler etmesini sağlamak (ve bazıları da insan gibi düşünüp, o anki durumuna ve rakibinin hamlesine göre hareket ediyor) çok kolay bir şey değil. Bu ileri bir teknoloji gerektirir. Bu noktada, filmin çok yakın bir gelecekte (günümüzden sadece 10 yıl sonrasında) geçmesi bile dikkate değer. Tabiî bu teknoloji ve zaman ile Amerika meydan okuyor, aynı zamanda kamuoyunu hazırlıyor. İleri teknoloji ve robotik biliminin geldiği nokta da göz önüne alındığında yakın gelecekte çok daha ileri teknolojilere hazır olmamız gerektiğini düşünüyorum.
  • Filmdeki radyolar ve GPS araçları... Filmde çok önde olmasa ve hatta sadece 2-3 sahnede yer alsa da kullanılan radyolar ve GPS araçları da dikkate değer. Az sahnede yer alsa ve hatta biraz dikkat gerektirse de bilinçaltına hitap ediyor. Kullanılan radyo ve tırdaki GPS tamamen şeffaf, dokunmatikten de öte ve ileri teknolojiye sahip. (Bu konudaki yorumlarımı üstte belirttiğim için tekrara gerek yok.)
  • Üçüncü husus ise balkonda bahçe... Evangeline Lilly'nin canlandırdığı Bailey Tallet karakteri çok katlı yüksek bir binanın üst katlarında yaşıyor ve bahçesi yeşillik dolu. Öyle bir hâl ki balkonda bahçe durumunda ve net olmasa da, özel dikkat ile az da olsa bu bahçeyi görebiliyorsunuz. Filmde bir kere geçen bu sahneden sonra ister istemez Ali Ağaoğlu'nun "10. katta bahçe olur mu demeyin? Yaptım, olacak." sözü aklıma geldi.
Beyazperde'de Murat Tolga Şen'in belirttiği gibi film, çocukluğumuzun Voltran, Power Rangers gibi filmlerini anımsatıyor. Film bir bilim kurgu filmi olmasına rağmen, daha çok duygusal soslu spor ve azim yüklü bir film. Görsel efektler ve ileri teknolojik insansı robotlar ile zaman su gibi akıp gidiyor, film izleyiciyi içine çekiyor, filmle bütünleştiriyor. Murat Tolga Şen'in belirttiği gibi "Hani 80'lerde esas adam, kötü olanı dövünce ayağa kalkar alkışlardık ya, öyle naif bir coşku veriyor bünyeye!"
Filmi sinemada olmasa bile evde, bir şekilde izlemenizi tavsiye ederim. Belki abartıyorum ama çok farklı bir özelliğe sahip olarak bu filmin kısa sürede kült filmler arasına gireceğini düşünüyorum.


17 Ekim 2011 Pazartesi

Eski Dünyanın Orduları (2011)

Aşağı-yukarı 1,5 ay önce (Ağustos sonunda) yazdığım Türk'ün Bilim Kurgu ile İmtihanı başlıklı yazımı, "bir sonraki yazımda Eski Dünyanın Orduları (2011) filmine değineceğimi" belirterek noktalamıştım. Kabul, yazı bir türlü gelmedi, unutmuş da değilim ancak ilgili yazıdan sonra, blogta yayınlanmasını ve zaman açısından da öne almayı uygun bulduğum haberler ve duyurular olduğu için onları önce yayınlamak durumunda kaldım. Şimdi, blogu, gerektiğinde tekrar dönmek üzere, son zamanlardaki haber ya da duyuru panosu hâlinden çıkarıp kaldığımız yerden devam edelim... 


Eski Dünyanın Orduları filminden ilk olarak youtube aracılığıyla haberim oldu. Yazın, youtube'da bir görüntü izlerken sağ tarafta bu filmin fragmanını gördüm. Yeni bir film olduğunu düşünerek açtım ve izledim. Aslında öyle çok bir şey beklemiyordum ama fragmanı izleyince, beğendim, filmi merak ettim ve baştaki önyargımda haksızlık yaptığımı anladım. Filmin fragmanını gerçekten başarılı buldum, özellikle tarih ile gelecek, eski (tarihî) kale surları ile uzayın arasındaki bağlantıyı beğendim ve üstelik de bu bağın nasıl kurulduğunu merak ettim. Filmin kısa film olması, bilim kurgu filmi olması beni daha da meraklandırdı, fragmanın sonunda da "internetten izlenebildiğini" görünce doğru filmin sitesine gittim ve filmi izledim...

Filmin Konusu

Filmin konusunu sitesinden doğrudan alıyorum: "Sargon, ne zaman başladığını bile hatırlamadığı korkunç bir savaşın tam ortasında mücadele eden deneyimli bir askerdir... Zaman ve mekandan yoksun bu muazzam savaş alanında tek düşmanı Cellat diye tabir ettiği büyük bir savaşçıdır. Sınırsız silah ve akıl oyunlarıyla bezenmiş, orduların ve sayısız dünyaların önemsiz bir piyon gibi devrildiği bu korkunç dövüşte Sargon, bir türlü Cellat'a karşı üstünlük gösterememektedir. Cellat'ın zaman ve mekan üzerinde kavrayamadığı bir gücü vardır. Bu gücü kendisi de ele geçirebilirse oyunu sona erdirebilecektir."


Konu kısmında belirtildiği üzere film Sargon ile Cellat arasındaki savaşı ele alıyor ve bu savaş, zamandan ve mekandan bağımsız. Bağımsız çünkü yukarıda belirttiğim gibi bu savaş, mekan olarak ya da zaman olarak belli bir mekan-zamanda geçmiyor, değişik zaman dilimlerinde ve mekanlarda bu savaş, bu mücadele tekrarlanıyor. Mekan olarak baktığımızda, kâh tarihî bir kalenin burçlarında, kâh ormanda, kâh uzayda, kâh şehir içinde geçiyor; zaman olarak baktığımızda ise şimdiki zamanda da, geçmiş zamanda da, gelecek zamanda da bu mücadele var oluyor. Şehir içi ve şimdiki zaman demişken, şehirden kastımız tabiî ki İstanbul. Bilim kurgu, vb. türlerde hep Los Angeles, New York, Washington, Londra gibi başta Amerikan şehirleri olmak üzere yabancı şehirleri izliyorduk bilim kurgu yönüyle. Bu filmde ise İstanbul'u bu anlamda izliyoruz ve hep yabancı şehirleri, ülkeleri izleyen Türkler için İstanbul'a bilim kurgusal bakış gerçekten çok tuhaf geliyor.

Filmin Analizi

Eski Dünyanın Orduları filmi kısa metraj bir film ama adından söz ettiren bir film. Gerek internette yayına girmeden önce gerekse de girdikten sonra, aralarında önemli sinema siteleri de dahil olmak üzere internette konuşuldu, haberleri yapıldı, hatta TV'de bile kendine yer buldu. Bununla birlikte onca uzun metraj film varken ve bazıları yazısının yazılması için sırada beklerken kısa metraj bir filmin yazısını yazmak, bu filmden bahsetmek tuhaf bir durum. Bu konumda olan, adından söz ettiren kısa film sayısının bir elin parmaklarını geçmediği bir ortamda, hele hele uzun metraj filmlerin bile kendinden bahsettiremediği bir ortamda, bu durum filmin, ekibin başarısını gösterir. Bu önemli bir şey. Kendilerini bu konuda tebrik ediyorum.

Eski Dünyanın Orduları filmi 2 öğrencinin, hiçbir prodüksiyon ve sponsor desteği olmadan çektiği, yaklaşık 30 dakikalık (27 dakika 45 saniye) bir Türk bilim kurgu kısa filmi... Filme baktığımızda film aslında konu kısmında da belirtildiği üzere 2 kişi arasında geçiyor ve film tamamen 2 oyuncu üzerine kurulu: Sargon rolünde Tuncay Çakmanus ve Cellat rolünde İsmail Kemal Çiftçioğlu. İsmail Kemal Çiftçioğlu aynı zamanda filmin yönetmen koltuğunda da oturuyor. Filmin aynı zamanda yapımcısı da olan bu 2 isme, yardımcı oyuncu olarak Elif Çilem Özel (Prenses), Yavuz Sinan İleri (Asker), Burak Albayrak (Bilim Adamı), Metin Yağlı (Gardiyan) eşlik ederken filmin seslendirmesini Aziz Acar ve görüntü yönetmenliğini Cezmi Kardaş yapıyor.


Filmin olumlu yanlarına, artılarına gelirsek... Filmin oyuncularına baktığımızda başrolünden yardımcı oyuncularına başarılı bir oyunculuk sergilendiğini görüyoruz. Öyle sırıtan bir oyunculuk yok. Yönetmenlik başarılı, derdini anlatabiliyor. Oyunculuk ve yönetmenliğin dışında tiplerin filme uygun hâle getirildiğini, makyajın, kostümlerin, dış aksesuarların seçiminin ve bu tür filmlerin önemli bir unsuru olan görsel efektlerin başarılı olduğunu belirtebiliriz...

Filmin olumsuz yanlarına, eksilerine gelirsek... Aslında bu filme olumsuz eleştiri yapmak istemiyorum çünkü filmi yapanlar amatör bir ruhla ve gerçekten gönüllerini ortaya koyarak yapmış ancak ben gene de olumsuz yanlarını belirteyim çünkü aksi durumda bu yazıyı yazmanın anlamı kalmaz, ekibe haksızlık yapmış olurum, ek olarak da sadece olumlu şeyleri belirtip olumsuzları belirtmemek ilk başta iyi bir şey gibi gelse de geniş perspektifte bakınca, tam tersine zarar vericidir. Yani olumsuz eleştiri, kötü olan veya olumsuz olan kısımları belirtip, gösterip daha iyiyi yapmaları ve izlemek içindir... Neyse, konuya gelirsek... Filmin benim göze çarpan, mutlaka belirtmeliyim dediğim 3 olumsuz yönü var. Bunlardan ilki senaryo. Filme baktığımızda senaryonun biraz düşük kaldığını görüyoruz. Sanırım ekip de bunun farkında olacak ki efektlere yönelmişler ama bu senaryo konusu bir süre sonra yer yer kendini tekrara ve sıkıcılığa yol açıyor. Bu sıkıcılık konusu ikinci husus ve özellikle filmin ortalarından itibaren sürpriz final kısmına kadar olan kısımda film nispeten sıkıcı hâle geliyor ve zaman geçmiyor. İnternette bu filmi araştırınca sıkıcılıktan çok yakınanların olduğunu gördüm... Filmin 3. eksisi ise seslendirme-müzik ilişkisi. Bazen müziğin seviyesi konuşma-seslendirme esnasında yüksek seviyede olduğu için ses anlaşılmıyor, ne söylendiği, ne anlatıldığı anlaşılmıyor...

Filmin artısını, eksisini belirttikten sonra değinmem gerek birkaç husus daha var... Filmi izlerken bazı şeyler anlamsız gelebiliyor ancak bu durum filmin sonunda anlam kazanıyor. Film sürpriz bir sona, finale sahip ve sadece bu final için bile izlenebilir, övgüyü alabilir. Film, "Mu Kıtası Efsanesi"ne bağlanıyor finalde. Bu, gerçekten büyük bir süpriz izleyiciler için. Hatta Mu Kıtasını konu alması itibariyle, bu alanda bir ilk diyebiliriz. Açıkçası, bu filmin başarılı bir Türk bilim kurgusu olmasının ötesinde Mu Kıtasını ele alması daha heyecan verici... Filmle ilgili değinmek istediğim bir nokta da filmde sezilen milliyetçi hava. Filmin başında çalan fon müziği / marş, hilalli sancaklar, kaleler / burçlar, kostümler ve de Mu Kıtası bunu destekliyor.


Film İlk Türk Bilim Kurgusu mu? Film Kısa Metraj mı?

Filmle ilgili, yer yer filmin içeriğinin de önüne geçen bir tartışma var: "Eski Dünyanın Orduları filmi ilk Türk bilim kurgu filmi mi?" Bu tartışmanın sebebi ise filmin reklamının "ilk Türk bilim kurgu filmi" olduğu üzerine yapılması. Yapılan yorumlarda, tartışmalarda bunun ilk Türk bilim kurgusu olmadığı belirtiliyor. Önceki yazımda ben de bu konu ile ilgili olarak "Türk sinemasında bilim kurguyu içeren filmler yapıldığını ama saf bir bilim kurgu yapılmadığını" belirtince Sinematik'ten Utku Uluer, bunun yanlış olduğunu, Türk sinemasında sayısı çok az da olsa bilim kurgu filmi yapıldığını belirtti. Ben de yaptığım araştırmalar sonucunda, her ne kadar bilim kurgu kültürümüz pek olmasa da, bu filmin ilk Türk bilim kurgusu olmadığını ve sadece uzun metraj olarak değil, kısa metraj olarak da bu filmden önce filmler yapıldığını gördüm. Bunun üzerine, önceki yazımda bu filmle ilgili olarak kullandığım "ilk" ibaresini kaldırdım. Benzer durumun çeşitli sitelerde de yapıldığını ve bu filmle ilgili olarak, yapılan düzeltme ile "ilk" ibaresinin kaldırıldığını gördüm...

Filmin ilk olup olmaması konusu kuşkusuz tartışılacaktır ancak bu film ilk Türk bilim kurgusu değil. Tabiî burada, buna sebep olarak iki ihtimali gösterebiliriz: İlki bilgisizlik. Konuyla ilgili çok araştırma yapılmamış, ilgili filmler görülmemiş olabilir. İkinci ihtimal ise ilk olmadığını "bilerek" PR çalışmalarını yani reklam, tanıtım, duyuru işlerini ilk olma üzerine kurması. Bu durum, dilim varmıyor ama sahtekarlıktır ve eğer böyle bir durum varsa hoş bir şey değil bu... Ancak ilklik konusunu bir kenara bıraksak bile filmin PR çalışmalarının başarılı olduğunu söyleyebiliriz...

Filmle ilgili ikinci bir konu da filmin metrajı... Filmin metrajı konusunda genelde bir sorun yok, tanıtım da o yönde. Ancak filmin sitesinde yer alan Cumhuriyet Gazetesi haberinde filmden orta metraj diye bahsediliyor. Bir dönem kısa filmle ilgilenmiş biri olarak bu filmin 27:45'lik süresiyle kısa metraj bir film olduğunu söyleyebilirim. Bu konuda bilgi vermek gerekirse, metraj kıstasları şu şekildedir: Süresi 29:59'a kadar filmler kısa metraj, 30:00 ile 59:59 arası orta metraj (bu, ülkemizde görülmese de Amerikan dizilerinde görülen süredir, ki zaten bu kavram diziler için kullanılıyor) ve 60:00 ve üstü (üst sınır yok) uzun metraj olarak adlandırılıyor...


Filmle ilgili yazılanları toparlayıp sonuca varacak olursak, film kısa metraj olmasına rağmen başarılı bir film. Film, özelde Türk bilim kurgusu, genelde ise Türk Sineması ve geleceği için heyecan verici bir film. Bununla birlikte, sinemamızın 2 başarılı sinemacı kazandığını söyleyebiliriz... Darısı uzun metrajın başına ve uzun metrajın da nasip olmasını diliyorum...

Eski Dünyanın Orduları filmine ve özellikle finaline baktığımızda, filmin devamının geleceğini düşünüyorum, seziyorum. Acaba bu konuda yanılıyor muyum? 

Not: Filmi sitesinden izleyebilir, ayrıntılı bilgi edinebilirsiniz. Bununla birlikte filmin facebook sayfasına da bakabilir, Kayıp Rıhtım'daki söyleşiyi okuyabilirsiniz. 

Not 2: Türk'ün Bilim Kurgu ile İmtihanı başlıklı yazımda bir soru sormuş ve çeşitli kişilerden, sitelerden yorumlar almak istemiştim. Gerçekten çok kıymetli yorumlar geldi. Sinematik'e (Utku Uluer), Hayali İcraat'a, Nafile Süvari'ye (vaincavalier), Là Porshe'ye, Üçüncü Adam'a (Lüzumsuz Adam) ve Estar Abi'ye, kısaca yorumlarıyla katkıda bulunanlara, hepsine çok teşekkür ediyorum. İlgili yazıdan çok, gelen yorumları değerlendirsek ortaya doyurucu bir yazı ortaya çıkar... Bununla birlikte ilgili yazının çok okunduğunu ve çokça paylaşıldığını gördüm. Bu da beni mutlu etti. Okuyan, yorumlayan, paylaşan herkese teşekkürler...


10 Ekim 2011 Pazartesi

Kuliscast’tan İzmirli Oyunculara ve Oyuncu Adaylarına!!!

İzmirli oyuncular, oyuncu adayları ve ek gelir isteyenlere…
CAST OYUNCUSU olmak için profesyonel bir oyuncu olmanıza gerek yok. Ayrıca aramıza katılanlara hafta sonları verdiğimiz ücretsiz kurslar, diğer iş hayatınızda da çok işinize yarayacak, ellerinizi, kollarınızı, mimiklerinizi kısaca kendi vücut dilinizi kullanmayı da öğreneceksiniz. Böylece bir satış sorumlusu, sekreter, reprezant, bankacı, halkla ilişkilerci bile olsanız iş hayatınızda size çok şey verecek bu beş haftalık ücretsiz work-shoplar size fayda sağlayacak.

Ercüment Balakoğlu, Tevfik Yapıcı, Kaan Erkam ve Levent Tayman'dan alınan özel kurslar da cabası… (Bu kurslar İzmir’de her ay bir pazar günü yapılacak)


Aranan Nitelikler

KİM OLURSAN OL GEL gibi bizim iş davetimiz. Uzun-kısa, şişman-zayıf olmak önemli değil. Dizilerde, filmlerde ve reklamlarda oynayanlar da zaten hayatın içinden değil mi?

NE İŞ YAPARSANIZ YAPIN, bütün zamanınızı ayırmasanız bile en azından hafta sonlarınızı setlerde ya da tiyatroda değerlendirebilirsiniz.

Çünkü sadece bizim ajansımızda olan bir sistemle hafta içi çalışıyorsanız gereksiz görüşmelere gidip saatlerce sıra beklemiyorsunuz.

Bu size önce ek gelir sonra da kim bilir hayatınızın geçimi şansını yakalatacak fırsatı yaratabilir.

En ufak bölüm oyuncusunun günde 250 TL aldığını düşünürseniz iyi bir gelir sayılabilir.

Haydi sanata, spotlara ve bu renkli dünyaya bir adım atın…

İzmir İstanbul’a İzmir'deki ajanslarla zor açılıyor. Ama biz İzmire gelerek görüntülerinizi de alacağımızdan İstanbul size daha yakın olacak.

Bize başvurmak için günlük hayattan çekilmiş birkaç fotoğraf ve iletişim numaranız yeter. En kısa zamanda size döneceğiz.

Kuliscast
Çağla ÇOLAK

kuliscast@kuliscast.com
www.kuliscast.com
www.odatiyatrosu.com

İzmir'de Sanat'tan alınmıştır...


4 Ekim 2011 Salı

DESEM (Dokuz Eylül Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi) Sinema Programı (Eylül-Aralık 2011)


İzmir'de, mevcut sinema sektörüne alternatif olarak faaliyet gösteren ve gerek gösterdiği filmlerle gerekse de bilet fiyatlarıyla beğeni toplayan DESEM (Dokuz Eylül Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi) Sinema Programı belli oldu. DESEM Sinema Programı kapsamında Eylül-Aralık 2011 tarihleri arası program ve bilgiler aşağıdaki şekildedir:

23–29 Eylül - Kim Kiminle Nerede / Whatever Works (2009)
30 Eylül-6 Ekim - Kaybedenler Kulübü (2010)
7-13 Ekim - Hayalî Aşklar / Les Amours İmaginaires (2011)
14-20 Ekim - Başka Bir Yerde / Somewhere (2010)
21-27 Ekim - İyi Yürek / The Good Heart (2010)
28 Ekim-3 Kasım - Ay / Moon (2009)
11-17 Kasım - İmkansızın Şarkısı / Noruwei No Mori (2010)
18-24 Kasım - Daha İyi Bir Dünyada / In a Better World (2010)
25 Kasım-1 Aralık - Aşkın Hâlleri / Le Nom Des Gens (2010)
2-8 Aralık - Bir Zamanlar Anadolu’da (2010)

Yer: Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlüğü, DESEM Binası (Salonları), Alsancak
Bilet Fiyatları: Tam - 4,5 TL, Öğrenci - 3,5 TL, DEÜ Personeli - 3,5 TL

Yayın politikası gereği vizyondaki filmleri göstermeyen ancak ya tarih olarak eski filmleri gösteren ya da yeni filmleri vizyondan kalktıktan sonra gösteren DESEM'de, 2011 güz programının 2010 ağırlıklı olduğu görülüyor, ki programdaki 10 filmin 7'si 2010, 2'si 2009 ve 1'i 2011 yapımı. Yine programa baktığımızda, filmlerin 2'si Türk filmi olurken, 3'ü ABD-Kanada, 4'ü Avrupa ve 1'i Japonya sinemasından...

Filmlerin gösterim saatleri genelde en erken 14:00, en geç 21:15 şeklinde ancak gerek filmlerin uzunlukları ve gerekse de ilgili salonun o gün ve saatteki programına göre bu saatler değişebilmekte veya bazı gün ve saatteki gösterimler iptal edilmektedir. Filmler hakkındaki ayrıntılı bilgiyi ve gösterim saatleri ile program hakkında ayrıntılı bilgiyi DESEM'den edinebilirsiniz.


2 Ekim 2011 Pazar

Kemanı Ağlatan Adam Farid Farjad Ekim'de Türkiye'ye Geliyor!

Geçenlerde, önce Konak'ta ve sonra Buca-Şirinyer'de yer alan afişlerde Farid Farjad'ın 5 Ekim 2011'de İzmir'e geleceğini öğrendim. Aslında bu önemli bir kültürel olay ama maalesef tanıtım ve reklamlar o kadar az ki, hani bu afişleri ve haberi neredeyse "tesadüfen" gördüm diyebilirim...


Neyse... Daha önce bu blogta kendisinden bahsettiğimiz, dünyanın yaşayan en büyük keman virtüözlerinden İranlı sanatçı Farid Farjad sadece İzmir'de değil, aynı zamanda "Türkiye Turnesi" kapsamında, ekim ayı içerisinde birçok şehirde olacak... İşte üstadın programı:

5 Ekim - İzmir (İsmet İnönü Sanat Merkezi) - Biletler Biletix'ten satışa açıldı.

7 Ekim - Erzurum (Atatürk Üniversitesi Salonu) - Özel bir konser olup, bilet satışı yoktur.

8 Ekim - Ankara (Şura Salonu) - Biletler Biletix'ten satışa açıldı.

10 Ekim - Gaziantep (Gaziantep Anfi Tiyatrosu)

12 Ekim - Mersin (Mersin Kongre Merkezi) - Biletler Biletix'ten satışa açılacaktır.Ve ek bilet satış noktaları, iletişim telefonu bildirilecektir.

14 Ekim - Diyarbakır (Dicle Üniversitesi Kongre Merkezi) - Kahve Diyarı (Ninova Park Diyarbakır) - Mezopotamya Eczanesi (Vilayet) - Tigris Cafe (Sanat Sokağı) Mega Center AVM'de stand açılacaktır.

15 Ekim - İstanbul (Caddebostan Kültür Merkezi) - Biletler Biletix'ten satışa açılmıştır.

Trabzon ve Adana'da salon sıkıntısı nedeniyle ne yazık ki konser yapılamayacaktır.

Üstadın programını Facebook'tan veya Biletix'ten takip edebilirsiniz...

Not: Üstad hakkında bilgi edinmek için blogta daha önce yayınlanan yazıyı veya Musiki Dergisi'ndeki yazıyı okuyabilirsiniz...

1 Ekim 2011 Cumartesi

Genco Erkal - Dostlar Tiyatrosu "Nereye Gidiyoruz / Azizlikler" Oyunu ile Ekim'de İzmir'e Geliyor

Usta oyuncu Genco Erkal; ölümünün 15. yılı nedeniyle Aziz Nesin’in öykü, şiir, masal ve taşlamalarından uyarlayarak sahneye koyduğu tek kişilik yeni oyunu “Nereye Gidiyoruz?” ile sahnede! Dostlar Tiyatrosu’nun, prömiyeri 3 Mart’ta gerçekleştirilen yeni oyunu, bugünlerde herkesin birbirine sorduğu “Nereye gidiyoruz?” sorusuna yanıt arıyor.


Ülkesinin her derdini kendi derdi bilen, tüm yaşamı boyunca düşünceleri uğruna yılmadan mücadele veren bir aydının, Aziz Nesin’in gözünden ülkesini ve insanlarını tanımayı hedefleyen “Nereye Gidiyoruz?”; ölümünün 15. yılında bu büyük gülmece ustasının gözünden ülkenin fotoğrafını çekiyor. Oyunla aynı zamanda; tüm yazılarında Karagöz, Ortaoyunu, Meddah gibi geleneksel gösteri sanatlarımızı, masallarımızı, anlatı geleneğimizle çağdaş sanatın sentezinin en etkileyici örneklerini veren Aziz Nesin’in, genç kuşaklara da tanıtılması amaçlanıyor.

Genco Erkal; okuma alışkanlığının giderek azaldığı günümüzde Aziz Nesin’i tiyatro sanatı ile izleyiciye aktararak, izleyicileri, yazarı daha yakından tanımaya özendirmeyi de hedefliyor.

“Nereye Gidiyoruz?”, içinde yaşadığımız toplumun çelişkilerini ve çıkmazlarını vurucu bir dille yansıtıyor. Kendine has tarzıyla izleyenleri çok güldürecek olan bu çağdaş meddah gösterisi, bir yandan da sorunlara tuttuğu ışıkla düşündürecek. Aziz Nesin’in yıllar önce kaleme aldığı metinlerin güncelliği izleyenleri şaşırtırken, büyük yazarın gözlem ve değerlendirme başarısını bir kez daha ortaya koyuyor.


Oyun Ekibi
“Nereye Gidiyoruz?”un yönetmenliğini ve sahne tasarımını da Genco Erkal üstlenirken; oyunun müzikleri Türkiye’nin ilk özgün film müziği sanatçılarından, mimar, müzisyen, tiyatro-sinema oyuncusu Arif Erkin tarafından hazırlanıyor. Özlem Kaya’nın giysi tasarımını, Hakan Özipek’in ışık tasarımını üstlendiği oyunda Karagöz tasvirleri Haluk Yüce tarafından yapılıyor.

AZİZ NESİN’in öykü, şiir, oyun, masal, taşlama ve köşe yazılarından uyarlayan, yöneten, oynayan, sahne tasarımı: Genco ERKAL.

Müzik: Arif ERKİN
Giysi: Özlem KAYA
Işık Tasarımı: Hakan ÖZİPEK
Karagöz Tasvirleri: Haluk YÜCE
Yönetmen Yardımcıları: Ece YASSITEPE, Emine KINACI
Koreografi Danışmanı: Ece GÖKTAY
Oyun Fotoğrafları: Aylin ÖZMETE
Işık: Cemal BAYKAL
Ses: Mehmet DOĞAN
Teknik: Seçkin OK

Basın-Halkla İlişkiler: Banu K. ZEYTİNOĞLU
Müdür: Ahmet KAYA
Gişe: Derya TOKAÇ
Web Master: Kadir KAYA
Afiş Yaratıcı Yönetmeni: Uğurcan ATAOĞLU
Afiş Fotoğrafı: Serdar TANYELİ
Afiş Tasarımı: Elif YALÇINKAYA
Baskı: Ofset Yapımevi
Tanıtım Sponsoru: EFES

Oyun hakları Nesin Vakfından alınmıştır. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığının maddi katkılarıyla...


Oyunun İzmir Turne Programı

Dostlar Tiyatrosu, Ekim ayında yeni tiyatro mevsimini Karadeniz, Ege ve Akdeniz bölgelerini kapsayan büyük bir Anadolu turnesiyle açıyor. Bu kapsamda, Dostlar Tiyatrosu, ”Nereye Gidiyoruz” oyunu ile 15-18 Ekim 2011 tarihleri arasında İzmir'de. İzmir Turnesi'nin programı ise şu şekilde:

15 Ekim – Karşıyaka Opera Ve Tiyatro Salonu, 20:30 
(Bilet Satış Noktaları: Karşıyaka Opera Ve Tiyatro Salonu Gişesi, Karşıyaka D&R, Karşıyaka Pan Kitabevi... İletişim: 464 76 95)

16 Ekim – Urla Hakan Çeken Kültür Merkezi, 20:30
(İletişim: 754 40 10 – 464 76 95)

17 Ekim – İzmir Sabancı Kültür Merkezi (Sarayı), 20:30
(Bilet Satış Noktaları: Sabancı Gişe, Alsancak D&R... İletişim: 445 42 13 – 464 76 95)

18 Ekim – Narlıdere Atatürk Kültür Merkezi, 20:30
(Bilet Satış Noktaları: Narlıdere AKM Gişesi... İletişim: 464 76 95)


Not: Bilgiler İzmirde Sanat ve Dostlar Tiyatrosu sayfalarından alınmıştır...
Not 2: Dostlar Tiyatrosu'nun diğer il ve bölgelerdeki programı internet adresinden edinilebilinir...


19 Eylül 2011 Pazartesi

1. Fantasturka (Türk İşi Fantastik Filmler Festivali) Programı

Ülkemizde "fantastik sinema" türünün sevilmesi, derinlemesine tanınması ve sinema sanatçılarımızın söz konusu dalda kısıtlı koşullar içinde ürettikleri yapıtların geçmişe göre çok daha farklı bir anlayış çerçevesinde ele alınması için meslek hayatı boyunca yoğun emekler ortaya koymuş bulunan merhum sinema yazarı / sinema tarihi araştırmacısı Metin Demirhan’ın (1965-2007) aziz hatırasına ithaf edilen 1. Fantasturka (Türk İşi Fantastik Filmler Festivali) programı açıklandı.


Türe hak ettiği değeri verecek olan, "Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmî kurumlarından herhangi bir parasal destek talep edilmemiş ve bu türden bir yardım alınmamış" olan, alışılmış film festivallerinden farklı olacak ve bu yüzden de "malum çevrelerden" bir destek/katılım göremeyecek olan festival Yeni Şafak gazetesi sinema yazarı Ali Murat Güven'in danışmanlığında düzenleniyor ve Sinematik, Ters Ninja, Öteki Sinema ekipleri de festivalde görev alıyor. 23-25 Eylül 2011 tarihleri arasında Ankara'da Kızılırmak Sineması 4 nolu salonda film gösterimlerinin gerçekleşeceği festivalde, Levent Çakır, Kunt Tulgar, Yılmaz Atadeniz ve Çetin İnanç gibi türün önemli isimlerinin / yönetmenlerinin katılacağı paneller de düzenlenecek ve sinemaseverlerin soruları yanıtlanacak.

Festival programına baktığımızda güzel bir program olacağını görüyoruz. Filmler, paneller güzel, buna ek olarak kısa filmlere yer verilmesi ayrıca güzel. Diğer sitelere yazdığım yorumlarda belirttiğim gibi mola süreleri dikkatimi çekti, ancak buradan anlaşılıyor ki katılımcıların bir dakikası bile önemli anlayışı var. Bu hepsinden önemli ve güzel. Zaten bu da "Gösterimlerin ve söyleşilerin başlangıç-bitiş saatleri kesindir. Genel akışın bozulmaması için hiçbir gösterim ya da söyleşide zaman sarkması olmayacaktır." ifadesi ile açıklanıyor... Açıkçası benzer bir etkinliğin İzmir'de de düzenlenmesini isterim şahsen...

Festival boyunca tüm etkinliklere katılımın ücretsiz olduğu festivale Ankaralı tüm sinemaseverlerin katılmasını diliyoruz... Tüm gelişmeleri ve ayrıntıları resmi internet sitesinden takip edebileceğiniz Fantasturka'nın programı aşağıdadır:
FANTASTURKA


23 EYLÜL CUMA / GÜN 1
12.00 - Belgesel Film: “Fantastiğin Sineması”
Yönetmen: Mesut Kara / 2007 Yapımı / Renkli ve Siyah-Beyaz / Süre: 90’20” (Yönetmenin katılımıyla gösterim)

“14,5 DAKİKA İSTİRAHAT VE İHTİYAÇ MOLASI”

13.45 - Kısa Film: “Hezarfen” (Animasyon)
Yönetmen: Tolga Arı / 2010 Yapımı / Süre: 3’20”

13.50 - Türk Fantastik Sinema Tarihinden: “Kilink, Uçan Adam’a Karşı”
Yönetmen: Yılmaz Atadeniz / 1967 Yapımı / Süre: 108’ / Siyah-Beyaz / İngilizce Altyazı: İsteğe bağlıdır

“7 DAKİKA İSTİRAHAT VE İHTİYAÇ MOLASI”

15.45 - Kısa Film: “Dördüncü Çarpışma: İstanbul Bağlantısı”
Yönetmen: Tanay Genco Ülgen / 2010 Yapımı / Süre: 4’15”

15.50 - Türk Fantastik Sinema Tarihinden: “Kilink: Soy ve Öldür”
Yönetmen: Yılmaz Atadeniz / 1967 yapımı / Süre: 93’ / Siyah-Beyaz / İngilizce Altyazı: İsteğe bağlıdır

“7 DAKİKA İSTİRAHAT VE İHTİYAÇ MOLASI”

17.30 - Kısa Film: “Eski Dünyanın Orduları”
Yönetmen: İsmail Kemâl Çiftçioğlu / 2011 Yapımı / Süre: 28’15”

18.00 - Türk Fantastik Sinema Tarihinden: “Zagor: Kara Bela”
Yönetmen: Nişan Hançer / 1970 yapımı / Süre: 75’ / Siyah-Beyaz / İngilizce Altyazı: İsteğe bağlıdır

“10 DAKİKA İSTİRAHAT VE İHTİYAÇ MOLASI”

19.25 - Kısa Film: “Vidalar”
Yönetmen: Can Evrenol / 2006 Yapımı / Süre: 10’

19.35 - Kısa Film: “Diyet Kokain”
Yönetmen: Haktan Kaan İçel / 2007 Yapımı / Süre: 07’40”

19.45 - Kısa Film: “Kırılmış: Bir Kara Film Hikâyesi”
Yönetmen: Berkin Çelik / 2011 Yapımı / Süre: 12’10”

HAYDİ, ŞİMDİ DE TÜRK SİNEMA TARİHİNDEKİ BU ÇILGIN FİLMLERİ ÜRETEN KAHRAMANLARIN EN ÖNDE GELENLERİNDEN BİRİYLE BİZZAT TANIŞMAYA!
(Söyleşi merkezine geçmek ve salonda yerinizi almak için toplam 17 dakikanız bulunmaktadır.)


20.15 - AKTÖR, DUBLÖR VE DÖVÜŞ SAHNELERİ KAREOGRAFI LEVENT ÇAKIR İLE SÖYLEŞİ
Moderatör: Ali Murat Güven (Sinema Yazarı / Sinema Tarihi Araştırmacısı / Yeni Şafak gazetesi)


24 EYLÜL CUMARTESİ / GÜN 2
12.00 - Kısa Film: “Aybike’nin Ölümü”
Yönetmen: Tolga Aydın / 2011 Yapımı / Süre: 12’55”

12.15 - Kısa Film: “Gelecekten Anılar”
Yönetmen: Hüseyin Mert Erverdi / 2010 Yapımı / Süre: 6’40”

12.25 - Türk Fantastik Sinema Tarihinden: “3 Dev Adam”
Yönetmen: Tevfik Fikret Uçak (1933-2003 / Saygıyla anıyoruz) / 1973 yapımı / Süre: 79’ / Renkli / İngilizce Altyazı: İsteğe bağlıdır

“16 DAKİKA İSTİRAHAT VE İHTİYAÇ MOLASI”

14.00 - Kısa Film: “Diken Üstü” (Animasyon)
Yönetmen: Haktan Kaan İçel / 2006 Yapımı / Süre: 8’25”

14.10 - Türk Fantastik Sinema Tarihinden: “Ölüler Konuşmaz ki…”
Yönetmen: Yavuz Yalınkılıç (1930-2005 / Saygıyla anıyoruz) / 1970 Yapımı / Süre: 73’ / Siyah-Beyaz / İngilizce Altyazı: İsteğe bağlıdır

“7 DAKİKA İSTİRAHAT VE İHTİYAÇ MOLASI”

15.30 - Kısa Film: “Babaannem”
Yönetmen: Can Evrenol / 2008 Yapımı / Süre: 6’32” (+18 / Kanlı şiddet içermektedir)

14.40 - Türk Fantastik Sinema Tarihinden: “Turist Ömer Uzay Yolu’nda”
Yönetmen: Hulki Saner (1925-2005 / Saygıyla anıyoruz) / 1973 Yapımı / Süre: 72’ / Renkli / İngilizce Altyazı: İsteğe bağlıdır

“8 DAKİKA İSTİRAHAT VE İHTİYAÇ MOLASI”

16.00 - Kısa Film: “Kurban Bayramı”
Yönetmen: Can Evrenol / 2008 Yapımı / Süre: 05’37” (+18 / Kanlı şiddet içermektedir)

16.10 - Türk Fantastik Sinema Tarihinden: “Demir Yumruk: Devler Geliyor”
Yönetmen: Tunç Başaran / 1970 Yapımı / Süre: 71’ / Siyah-Beyaz / İngilizce Altyazı: İsteğe bağlıdır

“9 DAKİKA İSTİRAHAT VE İHTİYAÇ MOLASI”

17.30 - Kısa Film: “Babama ve Anneme” (Festivalin en rahatsız edici filmi / “Ön Uyarmalı” gösterim)
Yönetmen: Can Evrenol / 2010 Yapımı / Süre: 08’35” (+18 / Kanlı şiddet ve cinsellik içermektedir. Bu filmden önce izleyiciler filmin konusu ve anlatım tekniği konusunda özenle uyarılacak, izleme ya da izlememe yönündeki tercihleri bütünüyle kendilerine bırakılacaktır.)

“6,5 DAKİKA ‘KENDİNE GELME’ MOLASI”

17.45 - Türk Fantastik Sinema Tarihinden: “Süpermen Dönüyor”
Yönetmen: Kunt Tulgar / 1979 Yapımı / Süre: 69’ / Renkli / İngilizce Altyazı: İsteğe bağlıdır

HAYDİ, ŞİMDİ DE TÜRK SİNEMA TARİHİNDEKİ BU ÇILGIN FİLMLERİ ÜRETEN KAHRAMANLARIN EN ÖNDE GELENLERİNDEN BİRİYLE BİZZAT TANIŞMAYA!
(Söyleşi merkezine geçmek ve salonda yerinizi almak için toplam 36 dakikanız bulunmaktadır.)

19.30 - YAPIMCI, YÖNETMEN VE AKTÖR KUNT TULGAR İLE SÖYLEŞİ
Moderatör: Murat Tolga Şen (Sinema Yazarı / Sinema Tarihi Araştırmacısı / www.otekisinema.com)


25 EYLÜL PAZAR / GÜN 3
12.00 - Kısa Film: “Sayfalar”
Yönetmen: Haktan Kaan İçel / 2007 Yapımı / Süre: 3’33”

12.05 - Kısa Film: “Aklımın Odaları”
Yönetmen: Can Fakıoğlu / 2008 Yapımı / Süre: 8’15”

12.15 - Türk Fantastik Sinema Tarihinden: “Demir Pençe: Korsan Adam”
Yönetmen: Çetin İnanç / 1969 yapımı / Süre: 85’ / Siyah-Beyaz / İngilizce Altyazı: İsteğe bağlıdır (Yönetmenin katılımıyla gösterim)

HAYDİ, ŞİMDİ DE TÜRK SİNEMA TARİHİNDEKİ BU ÇILGIN FİLMLERİ ÜRETEN KAHRAMANLARIN EN ÖNDE GELENLERİNDEN BİRİYLE BİZZAT TANIŞMAYA!
(Söyleşi merkezine geçmek ve salonda yerinizi almak için toplam 23 dakikanız bulunmaktadır.)


14.00 - YAPIMCI, SENARİST VE YÖNETMEN ÇETİN İNANÇ İLE SÖYLEŞİ
Moderatör: Utku Uluer (Sinema Yazarı / Sinema Tarihi Araştırmacısı http://sinematik.blogspot.com)

16.00 - Kısa Film: “Sandık”
Yönetmen: Can Evrenol / 2007 Yapımı / Süre: 5’50”(+18 / Kanlı şiddet içermektedir)

16.10 - Türk Fantastik Sinema Tarihinden: “Yılmayan Şeytan”
Yönetmen: Yılmaz Atadeniz / 1973 yapımı / Süre: 86’ / Renkli / İngilizce Altyazı: İsteğe bağlıdır (Yönetmenin katılımıyla gösterim)

HAYDİ, ŞİMDİ DE TÜRK SİNEMA TARİHİNDEKİ BU ÇILGIN FİLMLERİ ÜRETEN KAHRAMANLARIN EN ÖNDE GELENLERİNDEN BİRİYLE BİZZAT TANIŞMAYA!
(Söyleşi merkezine geçmek ve salonda yerinizi almak için toplam 24 dakikanız bulunmaktadır.)


18.00 - YAPIMCI, SENARİST VE YÖNETMEN YILMAZ ATADENİZ İLE SÖYLEŞİ
Moderatör: Mesut Kara (Sinema Yazarı / Sinema Tarihi Araştırmacısı / http://yesilcamhatirasi.blogspot.com)

20.30 - TÜM KONUKLARIN, YANISIRA DA FANTASTİK SİNEMASEVERLER VE MEDYANIN KATILIMIYLA ÖDÜL TÖRENİ
Yer: Kızılırmak Sineması / 2. Salon


13 Eylül 2011 Salı

Sinema Dergisi, Tüm Zamanların En İyi 100 Filmini Seçiyor, Oylarınızı Bekliyor

Geçenlerde Estar Abi blogunda gördüm bu haberi, sonrasında da Üçüncü Adam'da... Konu şu: Sinema Dergisi, 15. yılı özel sayısının gördüğü ilgi üzerine yeni bir oylama ve yeni bir özel sayı ile Türk Sineması'nın en iyi 100 filmini seçiyor, tabiî oylarımızla. Bunun için dergi, tüm Türk Sineması tarihinden bir eleme yaparak "oylamaya değer" 350 filmi seçmiş. Bizden istedikleri ise http://www.eniyi100turkfilmi.com/ adresine girerek bu 350 filmden en çok beğendiğimiz ilk 10 filmi belirleyip göndermek... 


Filmlere baktığımızda, her renge her kesime hitap eden bir liste hazırlamış dergi. 1930lardan tutun da 2011'e kadar; Muhsin Ertuğrul'dan Metin Erksan'a, Kartal Tibet'ten Yılmaz Güney'e, Zeki Demirkubuz'dan Nuri Bilge Ceylan'a; Recep İvedik'ten Hababam Sınıfı'na, Malkoçoğlu'ndan Dünyayı Kurtaran Adam'a her türden film var. Her tür izleyici düşünülmüş... Ayrıca, Hababam Sınıfı, Malkoçoğlu gibi seri nitelikli filmlerden ise sadece birer örnek verilmiş.

Öncelikle belirteyim ki listeye bakınca Türk Sineması'ndan ne çok izlemediğim ve izlenesi film olduğunu gördüm. Bu açıdan iyi bir liste olmuş... Oylamaya gelince, ben şahsen bu 350 film arasından ilk 10 seçmekte zorlandım. Kuşkusuz izlemediğim filmler arasında birçok kaliteli film olduğunu biliyorum ama ben şahsen izlediğim filmlerden "kendimce" 49 filmlik bir ön liste hazırladım:

Anayurt Oteli
Anlat İstanbul
Başka Dilde Aşk
Beynelmilel
Bizim Aile
Canım Kardeşim
Çıplak Vatandaş
Çiçek Abbas
Düttürü Dünya
Eşkıya
Fikrimin İnce Gülü – Sarı Mercedes
Gülen Gözler
Hababam Sınıfı
Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?
Her Şey Çok Güzel Olacak
İnşaat
Kader
Kapıcılar Kralı
Kibar Feyzo
Köşeyi Dönen Adam
Maden
Malkoçoğlu
Masumiyet
Mavi Boncuk
Mustafa Hakkında Her Şey
Namuslu
Nefes: Vatan Sağolsun
Neşeli Günler
Selamsız Bandosu
Selvi Boylum Al Yazmalım
Sultan
Sürü
Süt Kardeşler
Şalvar Davası
Şekerpare
Takva
Tarkan
Tatar Ramazan
Tosun Paşa
Turist Ömer
Uçurtmayı Vurmasınlar
Uzak
Uzak İhtimal
Üç Maymun
Yazı Tura
Yol
Yüz Numaralı Adam
Zübük
Züğürt Ağa

Bu 49 filmlik listeyi 10'a düşürmek gerçekten zor oldu.  İlk etapta 32'ye, ardından 24, 16, 13 derken gittikçe zorlaştı elemeler. En sonda ise şöyle bir liste çıktı ortaya:

Şekerpare
Tosun Paşa
Çiçek Abbas
Düttürü Dünya
Neşeli Günler
Hababam Sınıfı
Kader
Selvi Boylum Al Yazmalım
Züğürt Ağa
Anayurt Oteli

İlk listeyi alfabetik sıraya göre verirken 10 filmlik listeyi puanlama sistemine göre verdim çünkü oylamada 1. film 10 puan, 10. film 1 puan alıyor... Listeye bakınca komedi ağırlıklı filmler zirvede. Ayrıca, listeye bakınca Kader dışındaki tüm filmler 90 öncesi filmler. Bu da demek oluyor ki, her klasik Türk film izleyicisi gibi ben de "Yeşilçam Dönemi" diye adlandırılan dönemin filmlerini, yani "Yeşilçam filmleri" diye adlandırılan filmleri seviyorum...

Benim listem bu... Şimdi sıra sizde...


27 Ağustos 2011 Cumartesi

Türk'ün Bilim Kurgu ile İmtihanı

"Türk'ün bilim kurgu ile imtihanı" pek parlak değildir. Türkiye'de bir bilim kurgu kültürünün olmadığı yadsınamaz bir gerçek. Türk halkının bilim kurgu ile arası pek yoktur. Gerek edebiyat, gerek sinema, hangi alanda olursa olsun, bilim kurgu genel Türk halkının pek ilgi alanına girmiyor. Tür, ancak özel ve az sayıdaki izleyicisi dışında Türkiye'de pek talep görmüyor.

Bilim kurgunun Türkiye'deki durumu hâliyle sinemaya da yansıyor, bilim kurgu sineması genel Türk izleyicisinin ilgi alanına girmiyor. Türk halkı ya da Türk sinema izleyicisi, sıkı sinema takipçileri yani sinefiller bile bilim kurguyu pek tutmuyor. Dram, komedi gibi türler her alandan izleyici bulabilirken, bilim kurgu ancak o türün takipçileri tarafından takip ediliyor, izleniyor.


Türkiye'de bilim kurgu açısından çekilen film bir elin parmaklarını geçmiyor maalesef. Türk bilim kurgu filmleri olarak sinematik'in yerli Battlestar Galactica olarak adlandırdığı Dünyayı Kurtaran Adam (1982), Dünyayı Kurtaran Adamın Oğlu (2006), bir Star Trek (Uzay Yolu) parodisi olan Turist Ömer Uzay Yolunda (1973) ve son olarak Turist Ömer'den esinlenerek çekilen G.O.R.A (2003) filmlerini sayabiliriz. Bu filmlere baktığımız zaman, hiçbirisinin salt bilim kurgu olmadığını ve esasen bilim kurgunun diğer türlerin arkasına saklandığını görüyoruz. Dünyayı Kurtaran Adam (DKA) dışındaki filmler esasen komedi filmleri olarak göze çarparken DKA fantastik film olarak göze çarpıyor, ki aslında bu filmler içinde bilim kurgu olarak adlandırılabilecek tek film de odur.


Türkiye'deki bilim kurgunun durumu maddî koşullara, teknolojik yetersizliğe, vs.ye bağlanabilir ancak Türkiye eski Türkiye değil. Kuşkusuz şu anda teknik ve maddî anlamda sinemamız eskisine göre daha iyi konumda ancak sanırım bilim kurgu halen daha önemsenmiyor, iş yapmaz olarak algılanıyor, "biz yapamayız", "bilim kurguya yatırılan paraya yazık" ya da "bilim kurguya ne gerek var" anlayışları hâkim... "Bilim Kurgu Manyağı" adlı site, Türk bilim kurgu filmlerinin durumunu şöyle ifade ediyor:

"Türk bilim kurgu filmlerinin neden çok boş olduğunun arkasındaki en önemli sebep bence Türkiye’nin içinde bulunduğu toplumsal ve ekonomik durum, ve tabii okuyucuların genel eğitim ve ilgi düzeyi…

Bilim Kurgu, çoğu kişinin sandığının aksine, boş bir eğlencelik değil, aslında sosyal ve bilimsel gelişmelerin geleceğe yansıtıldığı bir bilim dalı.  Bu açıdan bakıldığında, Türkiye’deki bilim kurgu fakirliğinin sebebi belli; Türkiye’nin gelecekte dünyayı ve insanlığı değiştirecek bilimsel ya da toplumsal vb büyük etkiler yapabileceği şüpheli...
...Fakat şu anda işte GORA ya da Dünyayı Kurtaran Adam’ın Oğlu gibi filmlerin ya da uzay konulu reklamların içeriklerinin klişe ve basit olmasının sebebi şu: Türkiye ile ilgili ciddi projeksiyonlar yapabilecek kapasitede yazarlar çok yok, olanlar da daha kısa vadeli ve politik konularla ilgili...
...Özetle, sonunda alınan sonuç “bıyıklı astronot”, “uzaygemisinde temizlikçi kadın”, “uzaygemisinde simit-çay molası” ve “hareket çekme” vb gibi hoşluklardan öteye geçemiyor. Halbuki eskiden belirtilen “bütçe”, “uzmanlık”, “teknoloji” eksiklikleri pek yok, bu filmlerin ne kadar kaliteli çekimleri ve bilgisayar teknolojilerini kullandıkları görülüyor. Demek ki iş aslında filmlerin ve senaryoların içini doldurmada...

Bilim kurguyu Cem Yılmaz ve Mehmet Ali Erbil gibi komedyenlerin komedi şovu ve ucuz eğlence malzemesi olmaktan çıkaracak ciddi yazar, sinemacı ve projelere ihtiyacımız var."


Şunu itiraf ediyorum ki, şahsen kitap ve edebiyat türünde seçici olan benim ilgi alanıma pek girmiyor bilim kurgu, fantastik gibi kitap/edebiyat türleri. Ancak sinemaya gelince iş değişiyor. Çok sevdiğim sinemada tür mevhumu ortadan kalkıyor benim için. Sinema konusunda seçicilikten ziyade tam anlamıyla obur olan benim için, tür yerine oyuncu ve yönetmen gibi etkenler daha önemli ama bu konuda bile katı ya da bağnaz değilim. Sadece tarih anlamında yeni değil, eski de olsa "izlemediğim her film benim için yenidir" düsturunca yeni filmlere şans tanımaya çalışıyorum, hatta yeni ülke sinemaları, türler, oyuncular, yönetmenler, vs. keşfetmekten de zevk alıyorum... 

Bilim kurguya geri dönersek, ben Türkiye'de bilim kurgu sinemasının çekileceğine inanıyorum ve çekilmesini de istiyorum ama tabiî G.O.R.A gibi görsel olarak güzel ama komedinin arkasına saklanmış bilim kurgu değil tam anlamıyla saf bilim kurguların çekilmesini istiyorum. Şahsen, DKA'nın halktan gördüğü olumsuz tepkinin ve hatta alaycılığa varan tepkinin bu konuda niyetli ve istekli olan isimlerin önünü kestiğini, onları korkuttuğunu ve bu işten vazgeçirdiğini düşünüyorum... Bilim kurguda hem sinema anlamında hem de işin tekniği, efektleri anlamında bunu rahatlıkça yapacak isimlerin olduğunu biliyorum. Yeter ki cesaret edilsin, yeter ki harekete geçilsin ve artık bir Türk bilim kurgusu izleyelim istiyorum...


Ne dersiniz, Türkiye'de de artık tam anlamıyla bir bilim kurgu filmi yapılır mı? Yoksa hâlâ daha Hollywood'a bakıp onlarla mı avunuruz, Kemal Sunal misali cama ekmek banmaya devam mı ederiz? DKA'nın halktan aldığı tepki ve karşılaştığı durum, Türkiye'de (sinemada) türün meraklılarını korkuttu ve geri adım atmaya mı yöneltti? Ne dersiniz? Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bu konuda, yeni keşfettiğim Bilim Kurgu Manyağı, Üçüncü Adam, Hayali İcraat, Sci Fi Türkiye ile severek takip ettiğim Sinematik, Öteki Sinema, Ters Ninja, Sadibey, Sinemaloji, Estar Abi başta olmak üzere sinema ve/veya kültür konularında yazan site/blogların ve bilim kurguya veya sinemaya gönül vermiş herkesin cevabını/yorumlarını merak ediyorum.

Not: Aslında 2011 yılında tam anlamıyla güzel bir bilim kurgu filmi çekildi. Esasen kısa metraj film olan Türk bilim kurgu filmi Eski Dünyanın Orduları (2011) filmine bir sonraki yazımda değineceğim.

Not 2: Bu yazıyı yazarken "bilim kurgu" mu yoksa "bilimkurgu" mu konusu aklımı kurcaladı. Bitişik yazanlar da var ayrı yazanlar da. En son Türk Dil Kurumu (TDK) aklıma geldi. TDK Güncel Türkçe Sözlük'te ve Yazım Kılavuzunda kelime "bilim kurgu" şeklinde ayrı yazılıyor, bitişik olan "bilimkurgu" ifadesine rastlanmıyor. Büyük Türkçe Sözlük'te ise her iki hâli de veriliyor ancak kelimenin bitişik hâlinin 1974'te (kelimenin dilimize ilk girdiğinde) olduğunu ifade ediyor... Uzun lafın kısası, bu ifade günümüzde "bilim kurgu" şeklinde ayrı yazılıyor. Bu sebeple de yazıda ayrı olarak yazılmıştır.


8 Ağustos 2011 Pazartesi

The African Queen (1951)

Sinema tarihine baktığımızda, özellikle 1950-60’lı yıllara kadar olan ve adından bir parça söz ettirmiş, ses getirmiş filmler birer “klasik” olarak adlandırılıyor. Bu “klasik” filmlerin aslında Hollywood yapımı olduğunu ve ağırlıklı olarak da siyah-beyaz filmler olduğunu söylememe gerek yok sanırım... Tamam, o dönemde yapılan ve gerçekten birer klasik, şaheser sayılan filmler, hatta benim de çok sevdiğim, hayranı olduğum filmler mevcut ama hepsini bu kategoriye almak, kaliteli filmlere haksızlık olur kanaatindeyim.


Filmin Konusu

Yukarıdaki bahsettiğim “klasik” adı verilen filmlere örnek olarak vereceğim bir film 1951 yapımı The African Queen ya da Türkçesi ile Afrika Kraliçesi filmi. Filmin konusunu kısaca şu şekilde verebiliriz: “Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte Alman ordusu Kongo’yu işgal eder. İşgal sırasında ağabeyi ölünce Rose Sayer, alkolik bir maceraperestin teknesiyle güvenli bir ülkeye kaçmayı dener. Nehir boyunca onları sadece tropikal tehlikeler ve düşman askerleri değil, sürpriz bir aşk da beklemektedir.” (Beyazperde)

Filmin başrol oyuncularına baktığımızda Katharine Hepburn ve Humphrey Bogart gibi iki dev ismi görüyoruz. Katharine Hepburn, Metodist Kilisesi’ne bağlı olarak Kongo’da misyonerlik faaliyetini yürüten Rosa Sayer isimli bir misyoner olarak karşımıza çıkarken, Humphrey Bogart ise yine Kongo’da yaşayan Charlie Allnut adında alkolik bir tekneciyi canlandırıyor. Eğer Humphrey Bogart’ı, benim gibi ilk olarak Casablanca (1942) filminde izlediyseniz, bu filmde gördüğünüz manzara karşısında şaşırmamanız olanaksız. Casablanca’da zengin, varlıklı, asil ve karizmatik bir adam olarak gördüğümüz Humphrey Bogart, The African Queen’de ise sakallı, alkolik ve serseri bir adam olarak karşımıza çıkıyor.


The African Queen’e geri dönecek olursak, film Metodist Kilisesi’nde yapılan ve rahip ile kız kardeşi dışında katılanların hepsinin Afrikalı zenci olduğu bir sahne ile başlıyor. Ağır aksak ilerleyen filmin gidişatı Almanların, ilgili köyü basmasıyla değişiyor. Rahip ağabey ölünce de kız kardeş Rosa Sayer ile misyoner kardeşlerin yakından tanıdığı tekneci Charlie Allnut kaçma planları yapıyor... Akla hemen şu soru gelebilir: Almanların Kongo’da ne işi var? Bu soruya karşılık olarak da şu soru sorulabilir: Peki, İngilizlerin orada ne işi var? Şunu eklemek gerek; filmde yer alan rahip, kız kardeşi ve tekneci İngiliz. Bunu filmde defalarca vurguluyorlar, tekneye İngiliz bayrağı çekiyorlar, ki zaten filmin kaçış anından sonraki gidişat İngiliz olmaları üzerine kurulu.


Filmin Ayrıntıları

“The African Queen” ya da Türkçesi ile “Afrika Kraliçesi” ismi (Afrikalı Kraliçe de denilebilir) Charlie Allnut’un teknesinin ismidir. Filme adını veren bu tekne önemlidir çünkü tekne patlayıcı jelatin, oksijen ve hidrojen tüpleri ile dolu. Bunların Almanların eline geçmesini istemiyorlar, çünkü bunlar ile torpiller hazırlanabilir ve gemiler batırılabilir.

Filme baktığımızda, çok net ifade edilmese de bir İngiliz propagandası ve Alman düşmanlığı, karşıtlığı yapılıyor, zaman zaman Almanlar küçük görülüyor, onlarla dalga geçiliyor. Aslında filmin konusuna ve yapım yılına baktığımızda bunun, net olmasa da, bir kara propaganda olduğunu ifade edebiliriz, zira filmin konusuna baktığımızda film 1. Dünya Savaşı zamanında geçiyor, filmin yapım yılına baktığımızda ise filmin 1951’de yani 2. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra yapıldığını görüyoruz. Her iki dünya savaşına baktığımızda İngilizler ile Almanların karşı cephelerde, düşman olarak savaştığını görüyoruz. Bu sebeple, filmde Alman karşıtlığı ve İngiliz propagandasının yapıldığını belirtebiliriz. Buna ek olarak, yine net olarak ortaya konmasa da, Katharine Hepburn’ün canlandırdığı Rosa Sayer ve ağabeyi üzerinden de Hıristiyanlık propagandası yapıldığını, ayrıca İngilizlerin Afrika’da masumane bir şekilde, tamamen dini amaçla yer aldığını ama Almanların gelerek bu durumu bozduğunun da propagandası yapılıyor. Yani, kısaca ifade etmek gerekirse İngilizler iyi çocuk, Almanlar kötü çocuk olarak gösteriliyor filmde.

Filme baktığımızda film neredeyse tamamen Rosa Sayer ile Charlie Allnut’un teknedeki kaçışları ile geçiyor, yani filmin neredeyse tamamı teknede geçiyor. Film, Katharine Hepburn ile Humphrey Bogart üzerine kurulu diyemiyorum, çünkü neredeyse filmin tamamında bu 2 isim var, diğer deyişle bu ikisinden başka kimse yok. Bir rahip ağabey karakteri var ama o da filmin başında ölüyor. Onun dışında filmin neredeyse, başında ve sonunda, toplam 20 dakikası dışında bu ikili dışında kimse yok, olanlar da figürasyon kabilinden yer alıyorlar. Filmin neredeyse tamamı teknede geçtiğinden ve filmde neredeyse pek bir aksiyon veya olay olmadığından filme tam giremiyorsunuz, hatta zaman zaman filmin konusunu unutabiliyor ve filmden uzaklaşabiliyorsunuz.


Teknik açıdan filme baktığımızda, filmin orijinali aslında siyah-beyaz ama film, bazı eski filmler gibi, sonradan renklendirilmiş. Bunun dışında ise bazı sahneler, doğal ortamda çekilmediği ya da çekilemediği için stüdyoda çekilmiş, ki bu sahneleri net bir şekilde görebiliyorsunuz. Film, Afrika’da doğal ortamda çekilmiş. Böylece filmde, filmin dili olan İngilizce dışında Almanca ve hatta Afrika’nın en büyük dili olan Swahili dilini de işitmek mümkün.

Peki, filmin hiç mi güzel tarafı yok? Eğer filmin tamamı kötü dersek veya filmde hiç güzel şey yok dersek filme haksızlık etmiş oluruz. Her şeyden önce, filmin oyuncuları gerçekten kaliteli, her ikisi de sinema tarihinin en iyi oyuncularından. Her iki oyuncu da rollerini çok iyi yansıtmış, hatta Humphrey Bogart bu rolüyle en iyi erkek oyuncu dalında Oscar almış. Bununla birlikte yönetmenlik de kaliteli. Filmin yönetmeni John Huston, stüdyoda çekilen sahneleri filme iyi bir şekilde montajlamış, stüdyoda çekilen sahneleri fark edebiliyorsunuz ama bu sizi rahatsız etmiyor. Asıl yönetmenlik başarısı ise filmin doğal ortamda çekilmiş görüntüleri. Filmin görüntüleri, çekimleri başarılı, doğayı iyi yansıtmış. Film adeta bir doğa belgeseli gibi, hatta öyle ki yönetmen zaman zaman izleyiciyi doğa ile baş başa bırakıyor ve izleyende sanki bir doğa belgeseli izliyormuş havası bırakıyor.


Filmin türü savaş, macera ve romantik olarak geçiyor. Hâlbuki filmde ne macera var ne de savaş var. Buna ek olarak filmde aşk figürü olduğu belirtiliyor hem tür hem de konu kısmında. Tamam, ortada aşk var ama bu aşka, belli bir süre bir arada bulunan bir kadınla bir erkeğin aşkı, alışkanlık diyebiliriz aslında. Herhangi bir çifti, bir süreliğine bir yere kapatsak, kuşkusuz olarak bir alışkanlık, bağlanma ve aşk oluşur. Buradaki aşk da öyle, yani öyle aman aman bir aşk değil.


Filmle ilgili olarak, bu film, bir “klasik” olarak geçmekte ve hatta beyazperde.com sitesinde filmle ilgili yapılan bir yorumda “her sinemaseverin ölmeden evvel görmesi gereken bir başyapıt” olarak ifade ediliyor. Şunu söyleyebilirim ki, filmi bu bilgi ve yorumlarla izlemeye başladığınızda büyük beklentilere girmeniz ve sonucunda büyük bir hayal kırıklığına uğramanız mümkün çünkü film o kadar da abartıldığı gibi bir film değil, bu filmi izleyecekseniz öyle büyük beklentilere kapılmayın...


21 Temmuz 2011 Perşembe

Sanatta Evrensellik-Yerellik Kavramları ve Kemanı Ağlatan Adam: Farid Farjad

Her daim söylenen bir söz vardır: Müzik evrenseldir. Aslına bakılırsa, sadece müzik değil, sinema, resim, tiyatro yani kısaca tüm kültürel ve sanatsal etkinlikler evrenseldir. Sanat evrenseldir. Sanat evrensel olmasına evrensel ama evrensellik özelliği gösteren sanat eserleri ya da evrensellik boyutuna ulaşmış sanatçılar aslında aynı zamanda yereldir de. Aslına bakılırsa, bu yerellik ve evrensellik kavramları iç içe geçmiştir, evrensel olma iddiasındaki bir eser/sanatçı önce yerel olmalı, yerel özellikler göstermelidir ama yerellik için de evrensel olmalı, evrensel özellikler içermelidir.

Tamam, biraz karışık oldu farkındayım... Şunu demek istiyorum, müzik için konuşursak, evrensel bir sanatçı olsanız da kendi kültürünüzün izlerini taşımalısınız, ayağınızı kendi kültürünüze sabitlemelisiniz, kendi kültürünüzün tınılarını kullanmalısınız; diğer taraftan yerelde olsanız da sanki evrensel bir eser ortaya koyuyormuşçasına çalışmalısınız, "pergel misali" bir ayağınızı yerele sabitlerken diğer ayağınızı evrenselde dolaştırmalısınız... Aslında yerellikle evrenselliği birleştirmek zor bir iş. Bu yüzden, bunu başarabilen çok az isim var, ki onlar da zaten bu yüzden gerçek sanatçı diye adlandırılıyorlar. Türkiye'de bunu başarabilen ve sanatçı diye adlandırabileceğimiz isim sayısı bir elin parmaklarını ancak geçebiliyor. Örnek verecek olursak Barış Manço, Selda Bağcan, Aynur Doğan, Erkin Koray, Orhan Gencebay, Fazıl Say, Güher-Sühel Pekinel kardeşler (piyano), Ömer Faruk Tekbilek (ney) gibi müzisyenlerimiz bu kategoriye giriyor. Mesela Barış Manço, yaptığı şarkılarında hem yerel hem de evrensel özellikler taşıyordu. Bir şarkısına bakıyorsunuz, adeta Karacaoğlan, Dadaloğlu gibi halk ozanı kimliğine bürünüyor; başka bir şarkısına bakıyorsunuz, adeta bir ilahi havası, Yunus Emre havası seziyorsunuz; başka bir şarkısına bakıyorsunuz rock'n roll havası seziyorsunuz. Hepsi de Barış Manço eseri, Barış Manço şarkısı ama şarkıları hem yerele hitap ediyor hem de uluslararası bir kimliğe sahip, diğer deyişle ayağını bu topraklara basarak evrensele yöneliyor. Kendisi ait olduğu kültürün tınısını kullanırdı, sesini kullanırdı ama aynı zamanda bunu evrensele uydururdu, modernleştirirdi; ait olduğu kültürün enstrümanlarını kullanırdı ama aynı zamanda dünyadaki enstrümanları da takip ederdi, ki onun zamanında birçok enstrüman onun sayesinde Türkiye'ye gelmiştir yani Türkiye'ye ilk o getirmiştir. İşte bu yüzden, sadece Türkiye'de değil dünyada da çok sevilir, takip edilirdi.


Yerellik-evrensellik konusunda sadece müzikte değil, kuşkusuz resim, heykel, edebiyat gibi birçok alanda faaliyet gösteren ismimiz var. Ancak aynı şeyi sinema ve özellikle tiyatro için söyleyemeyeceğim. Bahsettiğim diğer türlerde, sanatçılar bireysel olarak bunu başardıkları gibi ilgili türlerin o yöne doğru evrilmesine katkıda bulunuyor, ilgili türler evrensellik özelliği gösteriyor, evrenselliğe, modernliğe doğru yol alıyor fakat sinema ve tiyatro maalesef öyle değil çünkü henüz evrensellikle yerelliği buluşturabilmiş, harmanlayabilmiş bir isim yok. Hakkını yemeyelim, aslında bu evrensellik-yerellik mevzusunda bunu başarabilecek eserler, sanatçılar var ama maalesef bunu başarabilen yok. Ancak her şeyden önce kabul etmek gerekir ki evrensel olmak dünyaya açılabilmekle mümkündür. Siz istediğiniz kadar "bu adam Hollywood'da olsa tüm dünya ona hayran olurdu" deyin, istediğiniz kadar "bu film Hollywood'da çekilseydi, dünyanın en iyi filmleri arasına girerdi" deyin, eğer dünyaya açılmıyorsanız, açılamıyorsanız, o beceriyi ve çapı gösteremeyiyorsanız, ne deseniz, ne yapsanız nafile. Kabul, Kemal Sunal, Şener Şen Hollywood'da olsaydı kuşkusuz gelmiş geçmiş en komik adamlar listesinin tepesine otururdu ama olmadı, açılamadılar, haliyle de evrensel kimliğe bürünemediler. Aslında sinema ve tiyatronun genel sorunu bu, açılamamak, evrenselleşememek, modernleşememek. Modernleşme çabasına girdiğinde ise yerelliğini inkar ediyor bu iki tür. Sinemaya baktığımızda, her ne kadar sinema denen şey dışarıdan ithal olsa da, bir yerelleşme çabası vardı. Özellikle 60'ların sonlarından başlamak üzere, 1970'ler ve 80'lerin ilk yarısında bir yerelleşme çabası vardı, yerel özellikler sinemaya yerleştirilmeye çalışılıyordu, ki bu dönem zaten Türk Sinemasının altın yılları, zirve yıllarıdır. Ancak arkadan gelen yıllarda sinema geriledi, yerellik reddedildi ve 90'ların ortalarında tekrar kıpırdamaya başlayan sinemamız 2000'lerde yükselişe geçti ama o yerelliği kaybettiğimiz, reddettiğimiz için maalesef bize uzak, bize soğuk geliyor ve bu yüzden yine evrenselleşemiyor. Bu arada hakkını yemeyelim, uluslararası alanda sinemamızın yüzakı olan Nuri Bilge Ceylan belki bir parça bu işi başardı, bu kategoride belki onun ismini yazabiliriz.

Tiyatroya geldiğimizde ise durum maalesef sinemadan da kötü. Türk Tiyatrosunun temeli esasen Osmanlı zamanında atıldı. Yerellik sinemadan daha önce başladı ve daha da kökleşmiş bir vaziyetteydi. Ancak tiyatro kendisini moderleştirmek uğruna, köklerinin, temelinin dayandığı orta oyunu, meddahlık, Karagöz-Hacivat geleneğini dışladığı için evrenselleşemiyor.

Doğu-Batı Sentezi

İş yerellik-evrensellik mevzusundan çıkıp, bir üst tabaka olan Doğu Kültürü-Batı Kültürü şeklinde ayrışma meydana geldiğinde işler aslında biraz daha zorlaşıyor. Doğu mistiktir, duydusaldır, derindir; Batı ise realisttir, maddiyatçıdır, yüzeyseldir. Doğu ruha, duyguya sahiptir, Batı ise akla. Bu minvalde Doğu ile Batı'nın yani mistisizm ile realitenin, duygu ile aklın buluşması biraz zordur. Bu yüzden bu buluşma nadir gerçekleşir... Aslına bakılırsa bu buluşmayı gerçekleştirenler genelde Doğu Kültürü'nden gelenlerdir. Geldikleri, köklerinin ait olduğu Doğu Kültürü ile Batı Kültürü'nü birleştirmekte Batı'dakilere göre daha ustadırlar. Batı ise aslında bunu umursamaz çünkü hem Doğu onlara göre geridir hem de maddiyatın hâkim olduğu bir kültürün maneviyatı anlaması beklenemez, zordur.


Doğu-Batı sentezini gerçekleştirebilen isimlerden sadece iki örnek vereceğim. Birincisi, ülkemizde de sevilen ve geniş bir hayran kitlesi bulunan yazar Amin Maalouf'tur. Kendisi aslen Lübnanlıdır ancak 1975'te çıkan iç savaş üzerine Paris'e taşınmış ve halen orada yaşamaktadır... Kendisi kitaplarında Doğu Kültürüne ağırlık vermekte ancak bunu Batı ile birleştirebilmektedir. Hem geldiği kökleri iyi bildiği, tanıdığı için Doğu'yu ustalıkla yazmakta hem de Batı'da yaşadığı, burayı da iyi gözlemleyebildiği için Batı ile birleştirebilmektedir.

Kemanı Ağlatan Adam: Farid Farjad

İkinci isim ise Farid Farjad... Türkçe olarak Ferid Feryat (ya da Ferced diye de geçmekte) isimli sanatçı, usta bir keman sanatçısı olup, dünyanın en iyi keman virtüözleri arasında geçmekte ve "Kemanı Ağlatan Adam" olarak bilinir... Farid Farjad, aslen İranlı'dır. (Bir yerde kökeninin aslen Azeri olduğunu ve İran toprakları içerisinde yer alan Cenubî (Güney) Azerbaycan'dan olduğunu okumuştum ama bunu destekler nitelikte bir bilgiye başka yerde rastlamadım.) 1979'da İran İslam Devrimi öncesinde İran'dan ayrılarak Amerika'ya yerleşmiş ve Amerikan vatandaşlığına geçmiştir. İran'daki mollalar ise devrimden sonra müziği "haram" ilân ettikleri ve yasakladıkları için birçok Fars sanatçı gibi o da ülkesine girememektedir. Bu yüzden, Türkiye'ye çok sık gelmekte, Türkiye'yi çok sevmektedir. Türkiye'ye sevgisinin sebebi olarak Türkiye'de gördüğü ilgi ve sahiplenmedir. Hatta Türkiye'yi İran'a çok benzettiği ve burda ülkesinin kokusunu duyduğu için sevdiğini de belirtmiş ve Türkiye'ye sevgisinden dolayı Türk vatandaşı olmak istediğini belirtmiştir.



Farid Farjad adını aslında çok uzun zaman önce duymuştum ama aslında önem vermemiştim. Ne zaman ki kemana ilgi duydum, keman favori enstrümanım oldu, o zaman Farid Farjad ismini tam anlamıyla öğrendim... 

Farid Farjad, Doğu ile Batı sentezini ender yapanlardan ama harika bir şekilde yapan bir sanatçıdır. Eserlerinde Doğu'nun hüznünü, mistisizmini Batı'nın aklıyla birleştirerek enfes eserler ortaya koyar. Eserlerinde Batılı enstrümanlar olan keman ve piyanoyu kullanır (Kendisine piyano ile Abdi Yamini ya da eşi Mitra Tavakkoli Farjad eşlik eder.) ama müziği Doğuludur, buralıdır; acıların, kanların, hüzünlerin, trajedilerin iç içe geçtiği Ortadoğuludur...

Aslında keman, temelinde hüznü barındıran bir enstrümandır (hatta eskiden keman sanatçıları, kemanın bu özelliğinden, kemanın hüzünlü sesinden dolayı vereme yakalanırlarmış) ve usta bir müzisyenin elindeyse sizin içinizi yakar, ağlatır hatta. Bu yüzden, Farid Farjad'ın eserlerinde her daim bir hüzün, bir acı vardır ve Farid ustanın elinde resmen insanın içini sızlatır, içine işler, zihinde derin düşüncelere yöneltir ve uzaklara götürür... Mesela Golha'yı dinlerken o hasret duygusunu net bir şekilde hissedersiniz; Robabeh Jan'da hüzün, coşkuyla birleşir; Taghtam Deh'te, Golah Pamchal'da hüznü ve acıyı, aynı zamanda da aşkı hissedersiniz, keman resmen ağlar. Dejad Gity, Sangeh Khara gibi eserleri de ustanın önemli eserleridir... Bunun dışında ustanın kemanından Sarı Gelin, Fikrimin İnce Gülü, Domdom Kurşunu gibi bize ait türküleri de dinlemek gerek...

Kim bilir, belki de geldiği topraklardan, ülkesinden ayrı düştüğü, ülkesine hasret kaldığı için bu kadar hüzün doludur Farid Farjad ve belki de bu yüzden 70'li yaşlarını yaşayan bu müzik dâhisinin kemanı ağlamaktadır... Bunu düşününce, umarım bizim Cihat Aşkın, Suna Kan, Fazıl Say, Bülent Ortaçgil, Ömer Faruk Tekbilek ve nice değerli sanatçımızın kemanları, neyleri, bağlamaları, piyanoları yani kısaca sanatçılarımızın enstrümanları ağlamaz, ağlamak zorunda kalmaz...

Not: Aslında bu yazıyı yazarken düşüncem Farid Farjad hakkında yazmaktı. Ancak giriş kısmı, düşündüğümden uzun olduğu ve farklı yönlere kaydığı için yazı, başta düşündüğümden çok farklı oldu.
Not 2: Ustanın bazı parçalarını aşağıdan dinleyebilirsiniz.

Golha

Robabeh Jan

Taghtam Deh

Goleh Pamchal


ShareThis

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...